Serkan Keskin - Milliyet Gazetesi Röportajı


Keskin’le ödülü, diziyi ve oyunu konuşmak üzere buluşuyoruz. Garson geliyor, ben bir çay söylüyorum, o da bir çay, bir sahanda yumurta. Yumurtasına sorularımı katık edip yanıtlamaya başlıyor. Kendini anlatmaktan pek hoşlanmadığını, beylik laflar etmekten korktuğunu söylüyor. Buna inanmak zor değil çünkü röportajımız boyunca farkında olmadan bütün cevaplarına “Bilmem” diyerek başlıyor. Semaver Kumpanya’dan söz ederken içi titriyor. “Leyla ile Mecnun”un setini anlatırken kendini tutamayıp gülüyor. Sık sık Işıl Kasapoğlu’nun ve Onur Ünlü’nün kulaklarını çınlatıyor. Canlandırdığı İsmail abi karakteri için “Gerçek olamayacak kadar iyi” diyor. Röportajın sonunda anlıyorum ki, bu anlamda Serkan Keskin’in de İsmail abiden aşağı kalır yanı yok; o da gerçek olamayacak kadar iyi, onun da absürtlüğü gerçekliğinde...


* “Leyla ile Mecnun”, “Absürt komedi tutmaz” algısını kıran bir iş oldu değil mi?

Evet. Yapılmamış olanı yaptı. Bizimki gibi bir şey yapmak isteyenlere cesaret verdi. “Türk insanı anlamaz” lafı vardır. Hayır, anlıyor işte. Anlıyor ve izliyor. 54’üncü bölüme başlayacağız yarın.

* Bu projeyi Onur Ünlü getirdiğinde ilk ne düşündünüz?
O dönem bir dizide oynuyordum. Yayından kaldırılma durumu vardı. Bir oyuncunun en büyük kabusudur; dizin devam ettiği için isteyip de kabul edemediğin dizi başlar, bir hafta sonra senin dizin biter. Neyse ki böyle bir şey olmadı ama olsaydı ve ben “Leyla ile Mecnun”da olamasaydım çok üzülürdüm. Senaryoyu okudum ve gerçekten hiç tutarmış-tutmazmış gibi şeyleri düşünmeden sadece içinde olmak istedim. Hepsinden öte, onu Onur çekecekti... Onur’dan bir şey gelirse deli işi bir şey olacağını, çok eğleneceğinizi ve sonucunda da anlamlı bir şey söyleyeceğinizi bilirsiniz.

* Sette birtakım tatsızlıklar yaşanmış, bir oyuncunun bir başka oyuncuya şiddet uyguladığı iddia edilmişti. Dışarıdan her şeyi geride bırakmış, tam gaz yolunuza devam ediyor gibi görünüyorsunuz. Öyle mi?
Evet. Ne yazık ki bir tatsızlık yaşandı. Hepimiz arkadaşız ve beraber çalışıyoruz. O anlamda bir burukluk oldu. Bir şok anı yaşadık. Set çok eğlendiğimiz bir yer çünkü. 20 gün ara verdik. Ama eğer geri kalanlar olarak devam etmek istiyorsak gerisinin çok önemi yoktu. Ama o devam etme hissinde ve birlikte yaptığımız işten keyif alma durumunda değişiklik varsa o zaman sıkıntı olur. Bizde hiç o yoktu. Sette eğlenmiyorsak, yazılana, çekilene gülmüyorsak o zaman bitmelidir dizi.

* İsmail abi sizce nasıl biri?
Gerçek olamayacak kadar iyi. Bir şeyi bu kadar bu kadar büyük yaşayıp yine de bu kadar inandırıcı olması çok ilginç. Söylenen her şeye hemen inanan bir herif. Komik olsun diye bir şey yapmıyor. O mahallede mutlu ama yalnız. Benim için en önemli özelliği de bu. Her ne kadar iş delisi gibi görünüp sürekli iş görüşmelerine gitse de çalışmayı hiç sevmiyor. En sevdiğim özelliği de bu.

“Tiyatrocu olmasaydım herhalde sporcu olurdum”

* Nasıl tepkiler alıyorsunuz sokakta?
“Hop” diye bağırıyorlar. “Eyvallah” falan diyorum, bir daha bağırıyor. Amacı İsmail abi gibi “Hop” dedirtmek. O tepkiyi alamayınca da üzülüyor. Kimseye öyle hissettirmek istemem ama her zaman da olmuyor.

* Oyunculuğa İzmit’te Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği Şehir Tiyatrosu’nun kursunda başlamışsınız. Hiç umar mıydınız o zamanlar tiyatroya böyle tutunacağınızı ve bir gün İsmail Dümbüllü ödülünü alacağınızı?
Bilmem. Ama Işıl Kasapoğlu’nun kurduğu bir yerde, onun yönettiği bir şeyi izleyip hayran olmak, sonra da oyuncu olmaya karar verip onunla bir tiyatro kurmak, şimdi de onun 10’uncu yılında olmak çok enteresan tabii.

* O kursun kapısını çalmasaydınız ne olacaktı?
Spor olurdu herhalde. Futbol ve basketbol oynuyordum. O da olmasaydı psikoloji okumak isterdim.

* Ailede “Maaşlı bir işin olsun oğlum” diyen yok muydu?
Oyunculuk, spor gibi işler için hep “Yap ama hobi olarak yap” denir ama benim ailem pek öyle bir şey demedi. Herhalde
ben çok istekliydim ondan. Hiç “Tiyatro yapacaksın da ne olacak” demediler.

* Kurstan sonra Akademi İstanbul’u bitirdiniz...
Oradan mezun olurken Işıl hoca Kocamustafapaşa’da bir bina kiraladı ve orayı tiyatro yapacağını söyledi. Biz de onunla beraber gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle olmuş. 10 yıldır oradayız.

* Birlikte çalıştığınız yönetmenleri alt alta sıralayınca meslektaşlarınızı çok kıskandıracak bir tablo çıkıyor ortaya. Sizi kıskanıyorlar mı?
Bilmem. Sanmıyorum. Zaten ufak tefek şeyler oynadım çoğunda. Ama bakınca iyi isimlerle çalıştım. Düşününce hoşa giden bir şey ama oturup üzerine pek kafa yormadım.

“Ödül sistemine karşıyız ama bu ödül bildiğimiz ödüllerden değil”

* Yeni oyununuz “Metot”. Hem yönettiniz hem oynuyorsunuz... Ne anlatıyor?
Dört kişilik bir oyun. Bir plazanın toplantı salonunda geçiyor. Üst düzey bir pozisyon için yapılan bir mülakatı anlatıyor. İspanyol yazar Jordi Galceran’ın oyunu.

* Ne ifade eder bir oyuncu için İsmail Dümbüllü ödülünü almak?
Bilmem. Birçok oyunun aynı sepete koyulup oradan bir ‘en iyi oyun’ seçilmesini çok doğru bulmuyorum. Kimi vodvil yapıyor, kimi klasikleri oynuyor, kimi sadece Türk oyunlarını... Bunların hepsi farklı branşlar olmasına rağmen ayrı ayrı değerlendirilmiyor. Ama bu, her yıl bir kişiye Müjdat Gezen Merkezi’ndeki öğrencilerin ve hocaların verdiği bir ödül. İşi büyütmeden, olay haline getirmeden veriliyor. O yüzden benim için çok daha kıymetli. Beni layık görmüşler. Çok teşekkür ederim. Daha önce Semaver Kumpanya olarak ödül sistemine karşı bir bildiri yayımlamış ve bütün ödül verenlerden affımızı istemiştik. Şimdi “Niye aldın?” diye soracaklardır.
Bu ödülün farkını bu nedenle anlatıyorum.

“Megan Fox hiç Hollywood yıldızı gibi davranmadı”

* Megan Fox reklam çekiminde çok rahattı.
Beklediğimizin aksine Hollywood yıldızı gibi davranmadı. Çok tatlı, çok mütevazıydı. Evet, bir menajer grubuyla geziyor ama yan yana gelip çalışmaya başlayınca hiç öyle değil. Küçük, 25 yaşında bir kız...
* “Büyük Ev Ablukada”dan Cem (Yılmazer) eski ev arkadaşım. Geçenlerde Semaver’de bir konser verdiler. Konserin sonunda beraber bir şarkı söyledik. Oradaki vokal arkadaşımız da Semaver’den, Cem de yine Semaver’de çalışıyor. Bartu da (Küçükçağlayan) çok eski arkadaşım. Grup kurulmadan önce de sürekli beraberdik. Mümkün olduğunca aramızda kim bir şey yapıyorsa hep beraber gidip destek oluyoruz.
* Denizi çok seviyorum. Her şeyini. Denizcilik, balıkçılık, tekne, dalış... Normalde dalış hobimdi. Artık başkalarını daldırmak hobim (gülüyor). “Çok istiyorum ama korkuyorum” diyen arkadaşlarımı o dünyaya sokuyor olmak çok hoşuma gidiyor.
* İsmail abiye ödül aldığımı söylesem herhalde ilk vereceği tepki “Abboov” olurdu.
Devamını Oku

Burak Aksak - Eyvallah (OT Dergisi)


Heves biter tortusuyla idare edersin. Yol uzun çünkü, yürümek gerek. Başkasının gösterdiği yoldan, gitmek bile istemediğin bir yere varabilmek adına yürürsün.Kan ter içinde kalırsın. Tökezlemek yasak. Düşersen yarı yolda bırakırlar. "Varacağımız yer önemli değil, sizinle beraber yürüyebilmek için çıktım ben bu yola" dersin ama onlar önlerine çıkan her engeli senden bilirler.
Sen aynı ekmeği bölüşmek istersin, onlar "lüzum yok biz tokuz " derler.

Eş zamanlı bitişler güzeldir.Kimsenin kimseyi yarı yolda bırakmadığı bir son gibi. Güzel insanlar tanımışsındır.Gülmüş, ağlamış, üzülmüş, yorulmuşsundur yol boyu. Pişmanlıkların da olmuştur elbet. Hatalarından ders çıkarmış, çıkardığın derslerden bütünlemeye kalmışsındır her seferinde. Bir yere ait olmak istersin. Tribüne gidip marşlara eşlik eder, camide safları sıklaştırır, rakı masalarında kadeh kaldırırsın. Hiçbiri de dindirmez yanlızlığını. Sensiz de o tribünler inler, saflar sıklaşır, kadehler bir dolar bir boşalır. Kimseyi suçlamaya hakkın yok senin. Küfürün de sitemin de kendinedir. Durma denize doğru yürü şimdi. Uzak değil, bir sigara içimlik mesafedir. Yak sigaranı, eğ başını, arkana bile bakmadan ez bütün kaldırım taşlarını. Sakın kafanı kaldırma. Sokakları kirlidir bu şehrin. Televizyonu kirli, futbolu kirli, siyaseti kirlidir. Görme hiçbirini. En yakınına bile güvenmeyip "hukuka ve adalete güvenim sonsuz" diyen insanların arasından geçip git. Tıka kulakların. Ezbere kurulan cümleler hepsi. Duymasan da olur hiçbirini. Kirli beton yığınlarının arasından geçip git. Olsun. Doğa bu boktan griliğin intikamını alacaktır nasılsa. Bir amacın var artık senin. Varacağın bir yer var. Geç kalma. Mutluluğu üç liralık şarap şişelerinin dibinde üç liran, avuçlarına bırakıp öyle git. Belki bir sonraki şişenin dibinde bulurlar aradıklarını. Hayallerini mesai saatlerinde harcayanların, özgürlüğünü asgari ücrete satanların, üç parça kemik için için boynuna tasma taktıranların, çıkarları için beş para etmez adamların önünde el pençe divan duranların arasından geçip git. Çünkü gidecek bir yerin var senin. Varacak bir yerin yoksa, tüm gidişler kaçamaktır biraz. Ama sen kaçmıyorsun. Denize gidiyorsun. Daha doğusu denize doğru gittiğini sanıyorsun ama adımlarını hep çıkmaz sokaklara götürüyor seni. Olsun. Kaybolmak doğru yolda olduğunu gösterir. Bir sigara daha yak, devam et, yürümeye. Sokaklar sınırlıdır, tüm yollar denize çıkar nasılsa. Kesilmek üzere toplanmış kurbanlık koyunlar gibi bir arada ve ne olup bittiğinden habersiz insanların arasından geçip git. İçinde bulundukları ahırın kokusuna göre saf belirler onlar kendine. Son anda bile tek düşündükleri, bir başka koyunun üzerine atlamaktır. Sokakların asıl sahibi olan köpeğin, kuşun böceğin arasından geçip git.
Hepsinden daha hayvan olduğunu söyle onlara. Hatta onlarla beraber yürü, seni de aralarına alırlarsa. En iyisi olmak için hırslarının kölesi olmuş, ruhunu şeytana satmış ve kibirlerini de boğulmuş insanların arasından geçip git. Yarışamazsın onlarla. Oyunun kurallarını kendileri belirler, kendileri oynar, kendileri kazanır. Takma kafana. Kazanmasını bilmeyen bir adamı, kaybetmekle korkutamazlar. Korkakların, suskunların, umudunu geçmişte bırakanların arasından geçip git. Cebini doldurmak için seni kullananların, mülke tapanların, parayı dost sananların arasından geçip git. Ucuz yalanların, sahte kahkahaların, timsah gözyaşları dökenlerin arasından geçip git. Deniz kokusu gelmeye başlamıştır.

Âlâ! Martı seslerini de duymaya başlayınca at elindeki sigaranı, koşar adım, rüzgar gibi geçip git.
Amacına ulaştığında yaşarsın en büyük hayal kırıklığını. Ne deniz senin düşündüğün gibidir, ne de o kabullenir seni. Ömür boyu bir tutsaklık halidir seninki. Çıkarıp bir sigara daha yak. Bir el salla sonsuz uzaklara. Devam et yoluna. Sonu gelmez bir yürüme halidir bu. Durma. Kendini bırak bir kuytu köşeye, bu dünyadan geçip git.
Eyvallah!
Devamını Oku

Hakan Günday - Sabah Gazetesi Röportajı


Röportaj: Çağlar Yerlikaya Sabah Gazetesi - Pazar Sabah 11.04.2010


Cesur ve muhalif tavrıyla Türkiye'de tiyatroya yepyeni bir soluk getiren Tiyatro DOT, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için, ilk kitabı Kinyas ve Kayra'dan itibaren okuyucuyu etkisi altına alan, yeraltı edebiyatının güçlü isimlerinden Hakan Günday'ın Malafa adlı kitabını sahneye taşımaya hazırlanıyor. Çok büyük bir kuyumcuda geçen, tezgâhtarların satış için çevirdiği her türlü oyunu gözler önüne seren kitabını oyunlaştıran Hakan Günday, yeni baştan yarattığını ifade ettiği Malafa oyunu ile en başta kitabı okuyanları oldukça şaşırtacak. Oyunu yöneten ve birlikte birçok projeye imza atacaklarını belirten Murat Daltaban'a göre, DOT'un varlığı, Hakan Günday ile tamamlandı.

Hakan Günday için Tiyatro DOT, Tiyatro DOT için Hakan Günday ne ifade ediyor?
H.G. Benim için DOT, öncelikli olarak yaratıcılığı, yaratıcılık adına hiçbir şeyden vazgeçmemeyi ve cesur olmayı temsil ediyor. Onlar için iyi gösteri o kadar önemli ki, yanında gelebilecek hiçbir sınırı kabul etmiyorlar. Dolayısıyla insanlara bazen korkutucu ve zor gelebiliyor. İşin güzeli de onlar bütün bunları, sadece bir kafatasının içinde değil, kalabalık biçimde sahnede yapıyorlar. Sahne düzenlerinden seyirci sayısına kadar her şey o kadar matematiksel olarak ayarlanmış ki, onların dünyasına girmeniz tek bir adımda oluyor. Ben bunu yaşadıktan sonra, nasıl bunun bir parçası olabilirim diye düşündüm. Çünkü ben aynısını kâğıt ve mürekkeple yapmaya çalışıyorum. Onlarla karşılaşmak, benim için büyük şanstır.

M.D. Hakan'ın edebiyatı o kadar güncel ve güçlü ki. 90'ları ve 2000'leri yaşamış biri için, Hakan bir hazine. 90'lar ve 2000'lerin kaosunu son derece naif bir estetikle patlatıyor. Sonra o ufak patlamalar üst üste gelip büyük bir coşkuya sebep oluyor. Kitap okurken, çok rastladığım bir şey değildi bu. Hakan'ın hikâyelerini okurken, benim tarif edemediğim bir şeyi çok şık biçimde tarif etmiş olduğunu görüyorum. Zor bir şey yapıyor. Türk Edebiyatı'nda açılmamış bir yolu açarak gidiyor. Bizim tiyatroda çabaladığımız şeyi, o edebiyatta yapıyor.

H.G. Evet. DOT da bunu yapıyor. Kendi yolunu açarak, çok yüksek bir ormanda ağaçları devirerek gidiyor.

Tam bir uyum yakalamışsınız...

M.D. Bir yazarla yönetmenin uyumlu olması genelde mümkün olmayabilir. Benim için arkadaşlık edebilmek de çok önemli. Sanat dışında da, beraber zaman geçirebiliyoruz. Bu bir şans.

Peki, nasıl bir araya geldiniz?

M.D. Zargana çok sevdiğim bir roman. Zargana ile ilgili, Hakan'la tanışmayı arzu ettim. Yazar, tek başına çalışan biri olduğu için, onun dünyasına çabuk girilebilir mi tereddüdünü yaşıyordum. Hakan, beni ve DOT'u çok çabuk dünyasına dahil etti. Gerçekten onun enerjisiyle bir araya gelmek çok kolay oldu.

H.G. Ben DOT'un yaptıklarına hayran kaldım. Tek önemli şeyin bir hikâye anlatmak olduğu dünyada, herkes benim dostum. Murat'ı yıllardır tanıyormuş, yıllardır beraber çalışıyormuşuz gibi hissediyorum. O da anlattığı ne olursa olsun, belli bir estetikle anlatmak istiyor ve gerisini kesinlikle düşünmüyor, bu benim için çok önemli.

Hakan Günday'ın altı kitabı arasından, neden Malafa'yı seçtiniz?
M.D. Zargana'yı sinema projesi olarak sordum Hakan'a, çok mutlu oldu. Bunu konuşurken, başka bir roman için üzerine atlamak istemedim. Ama o teklif etti. Festival için oyun yapmayı düşünürken, Hakan 'Malafa'yı düşünür müsün?' dedi.

Hakan Bey, kitaplarınızda kullandığınız dil, okuyucuları oldukça etkileyen, şaşırtan ve bu yüzden tekrar tekrar okunmasını sağlayan farklı bir üsluba sahip. Kitabınızı, oyun metni hale getirirken, bu cümleleri çıkarmak sizin için zor olmadı mı?

H.G. Bir karar vermem gerekiyordu, Malafa'nın öyküsünü nasıl anlatacağıma dair. Kitabın ağızda bıraktığı acı bir tat vardır. Aynı zamanda Malafa, içinde bir karnavalı da barındırır. Seçtiğim taraf, biraz daha karnaval olan taraf. Ben elimden geldiğince acı bir karnaval yazmaya çalıştım. Hem esas büyüleyici olan hem de insana 'en nihayetinde sadece alışveriş, ne gerek var bu kadar şeye' dedirten taraftır. Ama hayatımızda bütün alışverişler için yapılan karnavallar, sokaklardaki reklam panolarının sayısı kadardır. O karnavalı vermeye çalıştım.

M.D. Hakan, mütevazı davranıyor. Romandan tiyatro metnine uyarlarken, başkası bu kadar rahat olamaz. Bu başka türlü bir deha. Çünkü en büyük problem, yazdığın şeye tapınmakta başlıyor. Romanda kurduğu yapıyı, biçim olarak teatral bir yapıya dönüştürürken romanına acımasızca yaklaşabilmiş biri Hakan. Tiyatro metni olarak gördüğümde çok şaşırdım. Romanı okuyanlar, oyunu seyrettiğinde çok farklı bir şeyle karşılaşacak.

Hakan Günday'ın ve DOT'un en büyük ortak özelliği, sunduğu eserlerde sansüre yer vermemesi.
H.G. İnsanlar, genelde bu sansürü kendi akıllarında hisseder. Kendilerini durdururlar. Bu normaldir. Ama bunu kırmak, okyanusa açılan yoldur. Bu, zaten çok uzun zaman önce Murat'ın zihninde kırıldığı için, ortaya böyle bir eser çıkmış. Çünkü DOT'un kendisi bir eser.

M.D. Aslında sanatın her dalında, otosansürle mücadeleye başlamak gerekiyor. Çünkü bu direkt kendi yaşam biçimimizi etkiliyor. Sansür, kendi kıskaçlarımızdan başlıyor.

Malafa'yı, Hakan Günday ve DOT için bir başlangıç projesi olarak kabul edebilir miyiz?

M.D. Hakan, çok çalışkan, çok üretken. Biz de çok çalışmayı seven bir grubuz. Romanı olmayan, yeni bir Hakan Günday oyunu daha olacak. Uzun süre güzel şeyler yapacağız sanırım. Bir tiyatronun varlığını tamamlayan şey, yazarının da olması. DOT, Hakan'ın varlığı ile bir basamak daha atladı.

H.G. DOT'u gördükten sonra yazmamak mümkün değil. Çünkü ilham vericiler ve bu konuda çok cömertler.

Malafa'da satmak için her şeyi yapan, Alışveriş ve S...ş oyununda ise almak için her şeyi yapan karakterler var. İki eserde de okuyucuya ve izleyiciye, kişiler yerine sistemi suçlamak gerektiği duygusu geçiyor...

M.D. Bizim oyunlardaki hikâye, taraf olmadan resmi ortaya koymak. Malafa'da da, acımasızca satış yapan kişiyi bir makine olarak görmediğin zaman, dramatik çatışmayla karşı karşıya kalıyorsun.

H.G. Zaten var olan bir alışveriş düzeni içinde, insanlar bu düzenden haberdar olmak istemiyor ve kafalarını çeviriyorlar. Malafa öyle bir roman olmalıydı ki, içinden iki el çıksın ve o insanların çenesini tutup o tarafa baktırsın. Ama bu sadece 45 dakikada ya da bir saatte gelişen bir alışveriş. Halbuki kafasını çevirmesi gereken insanın, çocuk beziyle başlayan ve tabuta kadar giden bir ilişkisi var alışverişle. Dolayısıyla bu onun zaten hep hayatında ama üzerinde durmak istemediği bir konu. Eğer bakışlarının yönünü biraz değiştirebiliyorsa roman, ben o zaman mutlu olurum.

Malafa oyunu, kitabı okuyanları şaşırtacak kadar değişti mi?

H.G. Tabii. Çünkü sanatta bir şey uyarlanacaksa, onun geçtiği platformun gereklerine uygun olarak dönüşüm göstermesi gerekir. Fotokopisini çekip ortaya koymak, hiçbir anlam ifade etmiyor benim için. Ne zaman ki Murat, bunu yapalım dedi, benim aklıma hemen farklı bir şey yapmak geldi. Kitapta olmayanı vermek gerekiyordu. Dolayısıyla ne romanın başına, ne ortasına, ne sonuna acıdım. Romanı okuyan birisinin, 'Ben bu hikâyeyi biliyorum, oyunu ne yapayım,' deme şansı olmaz.

M.D. Kitabı ve oyunu bir arada düşündüğünüz zaman, son 20 yılın sanatıyla ilgili çok ipucu var. Bu tıpkı Korn'un bir parçasını alıp dans müziğine dönüştürmesi gibi bir biçim denemesi, çok önemli bir geçiş. Birçok yazar için de, dikkatle incelemesi gereken bir süreç. Kolay kolay kişinin kendi tabularını kırması da pek kolay değil.

H.G. Ki o da, otosansürün bir parçasıdır. Yazdığın bir şeyi, çektiğin bir filmi 'kırılmaz' diye düşünmeyeceksin. Ona işte, anayasa deniyor. Onu yapanlar var, o başka bir dünya. Eğer yeni bir şey deniyorsan, o zaman yine sıfırdan başlarsın, bir öğrenci olarak devam edersin ve yeniden öğrenirsin, öğrendikçe de her şeyi değiştirirsin. Murat'ın bana verdiği fikirler doğrultusunda, Malafa'yı yeniden yazmak çok heyecan vericiydi.

Çok çok iyi anlaşıyorlar

Günday, "DOT'u izledikten sonra yazmamak mümkün değildi," diyor. Murat Daltaban ise, "Bir tiyatronun varlığını tamamlayan şey, yazarının da olması. DOT, Hakan'ın varlığı ile bir basamak daha atladı," görüşünde. Sanat dışında da birlikte vakit geçirmekten zevk alan ikilinin işbirliği kalıcı olacak gibi görünüyor.

Çağlar Yerlikaya

Beyoğlu - İstanbul

Nisan 2010


Devamını Oku

Zeki Demirkubuz - "Yeraltından Notlar" Söyleşisi


‘Yeraltından Notlar’ herkes için ayrı sonuç çıkabilecek bir metin. Sizin hareket noktanız neydi? Camus’den uyarladığınız ‘Yazgı’nın karakteri biraz daha nötrdü. Ama buradaki karakter çok daha karanlık ve onun derinine inmiş gibi. 
Aslında ben tek bir film çekiyorum. Karakterler, onların şekilleri değişik oluyor. Hatta dün bir arkadaşla konuşurken, ‘Masumiyet’ ve ‘Kader’in karakteri Bekir ile bu filmin karakteri Muharrem arasındaki bağ çıktı ortaya: Akıldışı olma hali ve kendine zarar verene duyulan eğilim. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Bunları otomatik olarak sezgilerimle yaptığımı fark ettim. Artık şuna dikkat etmeye çalışıyorum; ben sinemayı iyice basitleştirmeye karar verdim. Bir filmi yaparken bu meselelerin hareket noktası olmasına dikkat edip, bunu sağladıktan sonra meseleyi unutup insanlara gözleriyle izlediği bir şey sunmanın sorumluluğuyla, en basit, en sade bir yaşam hali sunma çabasındayım. Yani gerçeklik duygusuna en yakına ulaştırma çabası. Öteki filmlerimden farklı olarak bu filmde bunu başardığımı düşünüyorum. Bazı sanatsal komplekslerimden giderek kurtulduğumu düşünüyorum. Sanatsal ya da felsefi komplekslerimden. Bu durum beni de rahatlattı. Yani şöyle düşünüyorum: İnsanın akıldışı yanına dair bir film yapacağım ve bunu da en basit, en gündelik, en sıradan şeylerle bezeyeceğim. 
Muharrem karakterini yaratırken de bu düşüncelerle mi hareket ettiniz? 
Bir yönetmenin kendini yaratıcı ya da Tanrı yerine koyup keyfiyetleriyle hareket etmesini, filmini güzel kılacak işler yapmasını haksızca buluyorum. Bu bana uzak ve utanç verici. Ben filmlerini özgürlüklerimden çok sorumluluklarımla, haklarımdan çok mecburiyetlerimle ele alan biriyim. Yani bir tasarımcı edasıyla çekmiyorum. Bu filmleri de sahte buluyorum. Bu yüzden karakterlerimi önce tasarlamıyorum. Bunların bende olan yanlarını düşünüyorum, gözlediklerimi düşünüyorum, duygusunu ediniyorum ve o duyguya büyük bir sorumluluk ve sadakat duyarak ilerlemeye çalışıyorum. 
Peki, Muharrem ile aranızda benzerlikler var mı? 
Ben Muharrem gibi olsaydım şimdiye kadar iki eleştirmen vurup, üç tane sinemacı öldürmüştüm (gülüyor.) Taner Birsel bir röportajında benim için şöyle demişti: “Bu adam yönetmen olmasaydı, kesin hapiste olurdu.” Ben ortaya kişiliğini koyan. geldiği dünyanın terörünü taşıyan biriyim. Bu yazılanları çizilenleri ciddiye alsam akşama kadar elimde sopa adam kovalardım. Ama şunu da söylemek lazım. Muharrem ‘Yeraltından Notlar’ kitabının bir parça esin kaynağı elbette. Muharrem benim yıllardır gözlemlediğim bir yığın karakter aslında. 
Bir önceki filminiz ‘Kıskanmak’ta geçtiği döneme sadık kalmıştınız. Burada ise bugüne ve Ankara’ya taşıyorsunuz hikâyeyi. Ankara olmasının nedeni sadece memur kenti olması mı? 
‘Yeraltından Notlar’ın geçtiği Saint Petersburg bende birazAnkara olarak kalmış. İstanbul’da yalnızlık duygusu banaAnkara’daki gibi gelmiyor. Ankara’da daha düz. Sonra gece hayatı, barları… Ankara’nın şairleri, yazarları birbirlerine karşı çok acımasızdır. Ben Ankara’da yaşamadım ama dışarıdan gözlediğim haliyle bana bu duyguyu verdi. 
İlk defa bir filminizde kitaptan bazı bölümlerin söylendiği ‘dış ses’ kullanıyorsunuz. Oysa filmin buna pek ihtiyacı yok gibi sanki. 
Bunu garantiye aldıktan sonra dış ses kullanmaya karar verdim zaten. Bunu denemek istedim bu filmde. Özellikle iyi Amerikan filmlerinde sevdiğim bir şeydi. Buna da öyle başladım ama giderek korkaklaştım. İlk başlarda çok yoğundu, epik bir filmdi. Amerikan sinemasının iyi epik örneklerinden biri gibiydi. 
Filmde Engin Günaydın’ın performansını görünce “Başkası olmazmış” duygusu geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz onun performansı hakkında? 
Engin’e ilk karar verdiğimden itibaren bir sürü insan bana “Başına iş alıyorsun” dedi. Kaldı ki ‘Yazgı’daki deneyimimiz bence sonuç olarak çok iyiydi. Ama çok zor bir iş yaptık orada. Hatta Engin o filmden sonra bir daha onunla çalışacağımı bile düşünmüyormuş. Ben klasik yönetmenler gibi değilim. Oyuncuyla kötü olmak dahil her şeyi göze alırım. Çünkü benim amacım her ne pahasına olursa olsun kafamdaki sahneyi çekmek. Engin’le çok zor günlerimiz de oldu. Benim böyle bir adam olmam, onun da inanılmaz dürüst ve saf, hayatımda gördüğüm en masum insanlardan biri olması bütün o en baştaki zorlukları aşmamızı sağladı. Ben artık Engin’e başka türlü bakmaya başladım. Engin’i insan olarak hissedersen onunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Ayrıca entelektüel olarak da beni etkileyen az sayıda insandan birisi. 
Son dönemde Twitter’da da aktifsiniz. Bir gittiniz, tekrar döndünüz. Nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? 
Ben her şeye geç başlarım. Cep telefonunu da 4-5 senedir kullanıyorum. Hiçbir şeyi de küçümsemem. İnsanın elinde bir şey en yüce haline de çıkar, en aşağılık haline de iner. Hele de Türklerin elinde. Bir ara keşfettim. Mantığını çözdüm ve ilgimi çekti. Düzgün bir ilişki kurmanın aracı olabilir diye düşündüm. İlk günlerde gitmemin nedeni de şuydu: Bir sürü çakal türedi. Bir anda kibir oluştu bende, “Bunlarla ne muhatap olacağım ki” diye düşündüm. Ama sonra bu adamların zaten başka sanal ortamlarda da yeteri kadar varlar. Tekrar döndüm. Bloglamayı falan da öğrendim. Hayatta da keşke bunun bir karşılığı olsa… Bir yanıyla da şöyle bir faydası var: Ben gücüm olduğu halde fildişi kulesinde yaşamayı seçen biri değilim. Son zamanlardaki klasik tanımla varoş aydınıyım ben. Kendimi bunun karşısına konumlamak da hoşuma gidiyor. Bir de aklıma gelen şeyi üç gün bekleyip ondan sonra koyuyorum oraya.

Futbolu özellikle de Beşiktaş’ı takip ediyorsunuz. Hafta sonu play off başlıyor. Ne dünüşüyorsunuz? 
Bu sezona inanmıyorum. Bu işleri düzenleyenler de inanmıyor.Türkiye’nin yasaları, gündelik çözümleri gibi oldubittiye geldi her şey. Futbolun duygusu, insanların şikeden en çok şüphelendiği zamanlardan bile geri bir noktaya düştü bu sene. Bırak play off’u, ben en zayıf takımla maçtan üç gün önceden başlayarak uyuyamazdım. Deplasmansa onun hazırlığını yapardım. Ama bu yıl aklıma bile gelmiyor. 
Peki Carvalhal’ın gönderilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Benim bu sene Beşiktaş ile beklentim bizi utandıran bir şey olmamasıydı. Carvalhal de bu duygunun en iyi karşılığıydı.Futbol olarak zayıf biriydi. Ama zaten koca bir sene geçti bir şekilde, sezon sonuna katar kalmalıydı. 
Peki, bir futbol filmi yok mu görünürde? 
Son yıllarda üç tane futbol projesine çalıştım. Ama ben projeyi bitirdikten sonra bir süre bekletirim. Çekmeyi o hak etsin, beni bırakmasın diye…. Olmadı. Şimdi yine çalışıyorum, birfutbol filmine. Belki Raskolnikov’un günümüzdeki hali gibi birfutbol taraftarı hikâyesi.

Yemek sahnesindeki göndermelerin bir kısmının Nuri Bilge Ceylan’a olduğu yazılıp çizildi. Var mı böyle bir şey? 
Bu işler Türkiye’de demek ki böyle yürüyor. Sen ne yaparsan yap herkes bildiğini okuyor. Benimle ilgili bir konu yok burada. Varsa bir şey bilen, bunu yazan, o zaman söyleyeceğim bir şey varsa söylerim. Ama bu böyle yok ‘sıkıntı’ lafı, yok bilmem ne gibi şeylerle olmaz. Ben ‘sıkıntı’ lafını Sergen Yalçın’dan öğrendim. Kaldı ki bu filmin ismi ‘Ankara Sıkıntısı’ oluyordu.Nobel’miş, Oscar’mış bunların üzerinden filmi tartışmak doğru değil. Bir bildiği olan adam oturur çatır çatır ne biliyorsa yazar. Onun üzerinden de her şey konuşulur. Ama böyle olmaz. 
Ama bu sahnede bir tür hesaplaşma durumu var. 
O sahnenin anlamını, duygusunu o sahnedeki bir replik söylüyor. “Sanki aramızda kan davası var” diyor elemanlardan biri, filmin kahramanı Muharrem de diyor ki, “Biraz mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir.” Ben duygusu en çok akıllı, kültürlü, bilgili insanlarda kendini gösterir. Bu insanlar akılları yüzünden yaşam ve olup biten hakkında en çok konuşacak kişi olduklarını düşünen, ben duyguları bencillik şeklinde en fazla gelişmiş insanlardır. Doğan Hızlan’a seyrettirdim ben filmi. Kendisi bu ülkenin en büyük entelektüel tanığıdır. “Zamanında Ankara’da böyle şairler vardı” dedi. Filmdeki o tartışmanın esası budur. 
Bu durumda Nuri Bilge Ceylan’a gönderme olduğunu düşünenler de kendi durdukları yerden mi bakıyorlar? 
Kendi durdukları yerden bakıyorlar tabii. Ama meseleye böyle bakanların durduğu bir yer yok. Öyle sanal ve yarım yamalak olmaz bu işler. Ama yıllardır benim de daha uzakta durmama rağmen sinema çevresinde, özellikle de Ankara’nın o sıkışık dünyasında bu bir olgudur. Türkiye’de düşünen, birazcık mürekkep yalamış insanlar arasındaki bir vakadır. Bu benim yıllardır ilgimi çekiyor. Filmdeki mesele de budur. Yani bir aklı olan ama benliklerini daha çok bencillik eğilimiyle geliştirmiş, başarı arzusuyla yanıp tutuşan ya da başarısızlıklar içinde kıvranan insanların bu acayip öfkesini anlatıyor. Şimdi ben üç yıldır bu filme uğraşıyorum. Yaşadıklarımı, çektiğimi ben biliyorum. Kim olduğu belirsiz sanal bir adamın ortaya attığı iki tane magazinel yüzünden senin emeklerin boşa gidiyor.
Kaynak: Şenay Aydemir – Radikal (13 Nisan 2012)


Devamını Oku

Emrah Serbes: “Yazarım, Öğretmen Değil!”


Emrah Serbes, Arınç'ın "Behzat Ç.'yi dikkatle izlemeye devam ediyoruz" sözleriyle ilgili olarak, "Kendi takdiridir. Bizim insanlara doğru yolu göstermek gibi amacımız yok. Öyle bir amacım olsa, yazar değil öğretmen olurdum" dedi.
Behzat Ç. dizisinin senaristlerinden Emrah Serbes, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın dizide alkol-sigarayı özendirici yayın yapıldığına ilişkin verilen soru önergesine cevaben "Yayınlar dikkatle izlenmeye devam edilmektedir" demesini "Kendi takdiridir" diyerek değerlendirdi.
Serbes, bu ülkede televizyonun çok fazla ciddiye alındığını ve televizyon dünyasının bir kurmaca olduğunun unutulduğunu belirtti ve ekledi:
"Behzat Ç. iyi örnek olsun diye yaratılmış bir karakter değil; doğrusuyla, yanlışıyla bir başkomiserin hikayesi anlatılıyor."
"Bizim de zaten insanlara doğru yolu göstermek gibi bir amacımız yok. Benim öyle bir amacım olsa, yazar değil öğretmen olurdum."
"Evlilik senaryosu üç ay önce yazılmıştı"
Dizide Behzat Ç. ile Savcı Esra'nın evlilik dışı ilişki yaşaması nedeniyle konunun meclise taşınması ve baskı kurularak ikilinin evlendirildiği yönündeki iddialara da cevap veren Serbes, kendileri üstünde bir baskı olmadığını söyledi.
"Behzat Ç.'nin evlenme teklifi bölümünü senarist Ercan Mehmet Erdem'le beraber üç ay evvel yazdık. Ortada da 'Behzat Ç neden nikahsız yaşıyor' tartışmaları da yoktu."
"Behzat Ç. baskılar nedeniyle Savcı Esra'ya evlenme teklif etmedi. Bu tamamen senaryo gereği gerçekleşti."
"Bugüne kadar Star TV'nin Behzat Ç. senaryosuyla ilgili herhangi bir müdahalesi ve yönlendirmesi olmadı. Sonuçta olsaydı, onu da söylerdim. O yüzden spekülasyonlara değil, bize inanılması daha doğru olur."
"Ceza verdik, izlemeye devam ediyoruz"
Milliyet gazetesinden Önder Yılmaz'ın haberine göre, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, Arınç'a dizideki "alkol kullanımı, evlilik dışı ilişkiler, Türk aile yapısı ve devleti temsil eden görevlilere yakışmayan davranışlar hakkında hangi tedbirlere başvurulduğunu" sordu.
Arınç, Belen'e Behzat Ç.'nın kurgu niteliğinde dizi program olduğunu belirterek, bugüne kadar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'na (RTÜK) 379 şikayet ve beğeni içeren bildirim geldiğini kaydetti.
Arınç, Behzat Ç. dizisini yayınlayan televizyon kuruluşuna, alkol-sigarayı özendirici yayın yapmak ve ahlaki gelişime zarar verecek türde yayınları gençlerin izleyebilecekleri zaman diliminde koruyucu sembol kullanılmadan yayınladıkları için iki kez ceza verdiklerini söyledi.
Arınç dizi için, "Yayınlar dikkatle izlenmeye devam edilmektedir" dedi.
"Biz de izlensin diye çekiyoruz"
Dizinin genel sanat yönetmeni Serdar Akar da konuya ilişkin olarak Radikal gazetesine konuştu.
Arınç'ın dizide sigara ve alkole özendirici yönde yayın yapıldığı için iki kez ceza verildiğini ve dikkatle izlemeye devam ettiklerini söylemesini değerlendiren Akar, "Dizinin izlenmesi önemli bir şey" dedi.
Akar, diziyi izlensin diye çektiklerini ifade etti ve ekledi: "Yalnız malum ortada reyting ölçümleri yok, ne kadar izlendiğimizi tam bilemiyoruz." 
Kaynak: bianet.org (02 Mayıs 2012)


Devamını Oku

AKİLAH (Azra Sarızeybek Kohen) - Yaşam Deneyimine Sahip Çıkanların Hikâyesi


Fi’nin anlamından bahseder misiniz? Hiç bilmeyen biri için nedir Fi?
Güzelliğin matematiksel ifadesidir Fi. Altın oran olarak da bilinen 1,618… rakamıyla kendini gösteren bir oran var, bu oranın olduğu her şeyde güzellik buluyor insan beyni. Bu bir masa, resim ya da bir insan yüzü, bedeni olsun. Bu oran varsa içgüdüsel olarak beğeniyorsunuz baktığınız şeyi. Kısacası bu, beynimizin güzelliği kodladığı oran. Örneğin, burnumuzun alnımıza olan uzaklığı, burnumuzun çenemize olan uzaklığıyla 1,618 oranındaysa Fi’ye uygun yani güzel bir profiliniz oluyor.
Fi ne anlatıyor?
Bir okurun yazdığı yorumla cevap vermek istiyorum bu soruya; “Popüler kültürün sanatı nasıl linç ettiğini; değişen, dönüşen, yozlaşan dünyanın içinde kendi gibi yani insan gibi kalmaya çalışanların varlığının altını çiziyor. Kaybederken kazananların gerçek hikâyesini anlatıyor.” Evet, Fi bunu ve “Farkındalığın ne kadar önemli olduğunu, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, doğduğumuz andan itibaren işkencelere maruz kalarak prototip bir toplum yaratığına dönüştürülmeye çalışıldığımızı, kendimizi gündelik yaşamın sözde ihtiyaçlarından korumazsak asla ‘kendimiz’ olmayacağımızı, ‘Kutsal Merakımızın’ kendi potansiyelimiz dışında her şeye yöneltilmesi için tuzaklarla dolu bir dünyada yaşadığımızı” anlatıyor.
Merak nasıl kutsal olabilir?
Merak, insanoğlunun sahip olduğu en kutsal duygu! Tabii bu benim düşüncem. İnsanı hayvandan ayırıp onu Yaradan’a yaklaştıran şey. Merakımız sayesinde varoluruz; ama günümüzde merakımızın nasıl yönlendirildiğine dikkat edin. Güneş enerjisiyle çalışan bir arabanın kim tarafından, nasıl yapıldığını bilmeyen insanlar, bir şarkıcının çocuklukta kullandığı takma ismi bilebiliyorlar. Bu gerçekten düzeltilmesi gereken bir durum insanlık adına. Yoksa merakımızı feda ettiğimiz saçmalıklara tamamen kapılıp asıl önemli olanı, insanlığımızı kurban edeceğiz. İşte bu yüzden Fi’de anlatmaya çalıştığım merakın kutsallığının keşfedildiği ya da hatırlandığı, dolu bir yaşam için buradayız.
Peki ya gündelik yaşam? Nasıl tuzaklar kurabiliyor insana?
Hikâyenin ilk sayfalarında Can Manay’ın anlattığı bir ‘Tibet’ hikâyesi var. Ancak o hikâyeyle özetleyebildim bu gündelik yaşamın tuzakları durumunu.
Daha önce hiç kitap yazdınız mı? Fi’yi yazmanızdaki motivasyon nedir?
‘Fi’ benim ilk kitabım. Üçlemenin ilk kitabı. Samimiyetle sadece şunu söyleyebilirim ki, ya çıldıracaktım ya birilerine saldıracaktım ya da en kötüsü bu seyirci kalma cehenneminde canavara dönüşecektim. Başka çarem kalmamıştı, Fi’yi yazarak kendime yardım ettim. Köşeden izlenmesi kolay bir dünyada yaşamıyoruz. Müdahil olmak, sorumluluk almak, sahip çıkmak lazım. Ben yazmakla başladım.
“Bu hikâyenin sadece inanılamaz tarafları gerçektir,” diyorsunuz kapakta. Bu ne demek?
Fi öyküsünü gerçeklerden aldığı için herkes hikâyenin ardındaki o ‘inanılamaz’ olan ‘gerçeğin’ peşinde. Maalesef ki bu, ancak okuduktan sonra cevap bulabileceğiniz bir başka soru. Kısaca, Fi inanılmaz olanın gerçekliğini anlatıyor diyebilirim.
Fi’nin karakterlerinden bahseder misiniz?
Beş ana karakter etrafında dönüyor hikâye. Ne pahasına olursa olsun açlığını çektiği şeyin peşine düşme cesareti gösteren bir avcı, köşeye sıkışmışlığının içinde kendi potansiyeline doğan bir savaşçı, kendi yeteneğinin ağırlığı altında ezilen bir müzisyen ve lanetlenmiş şansızlığının içinde hayatta kalmayı başarmış bir bilgenin macerası var Fi’de. Hayata sahip çıkanların dünyayı nasıl değiştirdiğini ispatlayan bir macera bu. İşte bu anlamda hikâyesini gerçeklerden almasını çok umut verici buluyorum. Diğerlerinin nasıl başardığını bir yöntem gibi ama hikâyenin içinde sunuyor bize.
Kitabın başında Tanrı’nın kendini deneyimlemesinden bahseden bir dörtlük var; Fi’nin hikâyesinde Tanrı kendini nasıl deneyimliyor?
Her an, içimizdeki potansiyeli bir adım daha keşfedip, olmak için yaratıldığımız kişiye bir adım daha yaklaşabilmek için yaratıldığımıza inanıyorum. Eşimin bana anlattığı çok güzel bir hikâye var; öldükten sonra varılan yerde seni bir aynanın karşısına koyuyorlar, bu özel bir ayna. O aynadaki yansımanda, yaşarken olabileceğin potansiyelin tamamını görüyorsun. Olabileceğin şeyle, olmayı seçtiğin yani olduğun şeyi kıyaslıyorsun. İçine doğduğun bu hayat bir olasılıklar harikası ve buradaki hedefimizinse olasılıklarımızın içinden en üst seviyede kendimizi deneyimleyebileceğimiz, yani potansiyelimizi doldurduğumuz bir organizmaya dönüşebilmek. Yaşam bana göre, potansiyelin kendini deneyimlemesi için yaratılmış bir gerçeklik. Tanrıysa, potansiyelin kendini tamamlaması.
Fi’nin belirli bir hedef kitlesi var mı?
Tabii ki var; ama bu yaş, eğitim ya da cinsiyet gibi birbirimizi kategorize etmemizi kolaylaştıran kavramlarla çizemeyeceğim bir sınır. Yani her cinsten, yaştan, kültürden ve eğitimden kişi için yazıldı Fi, ama tabii ‘herkes için yazılmadı’. İlla kimin için yazıldı dersek, tek bir cümleyle, ‘Farkındalığın değerini bilenler için’ diyebilirim.
Fi’de felsefe cinsellikle birleşmiş. Hikâyeyi anlatırken özellikle cinsel içerik kullanmanızın bir nedeni var mı?
Tabii var. Dünya da cinselliği deneyimlememiş kaç kişi vardır, bir düşünün. Nerdeyse hiç. Bu kadar yoğun bir şekilde deneyimlenen ve insanlığın devamlılığını sağlayan önemli bir deneyimden bahsetmek, oradan yola çıkmak çok mantıklı değil mi? Birinin nasıl seviştiğini anlamadan onu gerçekten tanımak imkânsızdır. Fi’deki cinsellik kaynağını bu karakter analizinden yani nedensellikten alır, “Yapacak başka bir şeyimiz yoktu biz de seviştik” gibi bir yaklaşımla hedonizmden değil. Fi’de cinsellik etki-tepki boyutunda işlendi.
Neden üçleme?
Psikolojiyi cinsellikle nedenselleştirdiğim, felsefeyi gündelik yaşamın darbeleriyle netleştirdiğim bir kitap Fi. Sonrasında ‘Çi’ geliyor. Yaşam enerjisine, her anımızın ne kadar değerli olduğuna, uyanışların ancak darbelerle geldiğine dokunuyorum Çi’de ve Pi’deyse atalarımızın, “Ne ekersen onu biçersin” dediği, Uzak Doğuluların ‘karma’ diye adlandırdığı döngüyü tamamlıyorum. Ama bunları gerçeklerden alınmış bir hikâyeyle anlatıyorum. Burada anlatmak istediğim konu, binlerce yıldır insanlığın sorguladığı birçok şeyi kapsıyor. Bunu bir kitapta anlatacak ustalıkta olamadığımdan ancak üç kitapta anlatabildim diyebilirim. Ya da bir kitaba sığdırılacak kadar yoğunlaştırılmış bilgilerin anlaşılmadığı ve bu nedenle kabul görmediği bir algı var bugünün toplumunda, bu yüzden üç kitaba sığındım da diyebilirim. Karar okuyucunun olsun isterim. 
Kitap bu kadar kısa zamanda reklamsız nasıl yayıldı?  Bu satışı neye bağlıyorsunuz?
Deneyimlerimize sahip çıkmayı değil, yaşayabileceklerimizden korkmayı öğreniyoruz önce, ancak sonradan uyanıp aslında bu gezegene saklanmaya değil, öğrenmeye geldiğimizi anlıyoruz. Fi, deneyime sahip çıkanların hikâyesi, cesaret veriyor okuyucusuna, bence bu yüzden insanlar birbirine tavsiye ediyor.
Akilah sizin gerçek adınız değil, niçin takma isim kullanmayı seçtiniz?
Akilah, cinsiyetsiz, yersiz yurtsuz bir isim. Nerden geldiği belli olmayan bir algı yaratıyor bende. Fi’nin de yersiz yurtsuz, cinsiyetsiz bir kitap olmasını istedim. Sınıflandırılmadan, kalıplaştırılmadan okunması benim için önemliydi ve bu yüzden Akilah’yı kullanmayı seçtim. Bundan sonraki kitaplarımı da bu isimde yayınlayacağım.
Peki, siz kimsiniz?
Hakkında merak edilmeye değecek hiçbir şeyi olmayan sıradan biriyim. Hayatla ilgili en büyük başarının farkında ve mutlu olmak olduğuna inanıyorum ki bu ikisi aynı anda çok zor varolan kavramlar. Mutluyum ve farkında olmak için yaşıyorum. Radyo, televizyon ve sinema yanında ekonomi ve psikoloji eğitimi aldım. Ama kendimi hâlâ vahşi hissediyorum, çünkü insan bilgiyle ehlîleştirilmiyor ne yazık ki. Bana ilham veren bir eşim var. Biraz önce anlattığım hikâyedeki aynanın etkisini bende yaratan biriyle evliyim ve bana kendimi seçilmiş hissettiren bir oğlum var.
Buradan okurlarınıza tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz?
“Korkmayın… Evrim daima kazanır.”

“Eksikliklerimizde eşitiz” diye başlıyor Fİ. Nasıl bir eşitlik ya da ayrım bu bahsettiğiniz?
Varolan her canlının birbirinden üstün olduğuna, ama eksikliğini çektiği duygularda özde eşit olduğuna inanıyorum. Hepimiz sevilmek, beğenilmek, kabul görmek, anlaşılmak, tolere edilmek, takdir edilmek, fırsat verilmek, önemsenmek istiyoruz. İhtiyaç duyuyoruz. Karşılanmayan bu ihtiyaçlarımızdadır eşitliğimiz. Üstünlüğümüzü ise biz yaratırız, hissettiğimiz eksikliğe rağmen güçsüz hissetmeyerek güçlü olmayı seçeriz. Neyi seçerseniz onu deneyimlersiniz. Farklılığımızınsa, açlığını çektiğimiz eksikliklerimize rağmen, aciz olmamayı seçebilme oranında, kendini net bir şekilde gösterdiğine inanıyorum.

KAYNAK: Şalom Gazetesi

Devamını Oku

Oğuz Atay’la “Tutunamayanlar” üzerine - Yeni Ortam Röportajı 1972


Pakize Kutlu’nun Oğuz Atay’la yapmış olduğu aşağıdaki röportaj Yeni Ortam’da 30 Eylül 1972 tarihinde yayımlanmıştır.
1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım, bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz yeni bir kalıp bulamadılar.
Oğuz Atay, romanınızın yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından alışılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?
Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kütlesi bulunduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar, bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyeceği bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdığını anlamıyorum.
Tutunamayanlar ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, “Peki herkes ne yapıyor?” diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarımın iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.
Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?
Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım (bu cümleyi yazmayın). Adlarını yazmanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığının olması birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.
Ya Turgut Özben?
Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak, hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.
Bir de hikâyeniz yayımlandı. Yeni Dergi’nin, Eylül 1972 tarihli sayısında. Roman ve hikâye bağlantısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hâlâ ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?
Bugünlerde hikâye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikâye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikâyeden farklı imkânları var herhalde. İkinci romanım Tehlikeli Oyunlar’da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında, bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.
Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi, gerekçeleriyle?
Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam, Tutunamayanlar’ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un Oblomov’u, bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak istediğinde bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.

Devamını Oku

Emrah Serbes - Her Şey İlk Söylediğin Gibi Kalsın (OT Dergisi)


Bu memlekete kim zarar verdi, onu konuşalım bir de. Cezaevindeki çocuklara işkence ettiler. 19-20 yaşındaki çocuklara sokaklarda pusu kurdular, öldürdüler. Üçüncü köprüyü yapmak için milyonlarca ağacı kestiler. Kuşların bile göç yolunu değiştirdiler. Bize de bu arada köprünün adını tartıştırdılar. İstanbul’da kalan son doğa parçasını katledecek köprüye verilecek en uygun isim Yavuz Sultan Selim’dir zaten, bunun daha nesini tartışıyoruz ki. İşte bu icraatları yapanların hiçbiri içki içmiyor. Memleketin anasını meyve suyu içenler sikti.
Biz Cine 5’i şifreli izleyip otuz bir çekerken, bize ahlak dersi verenler çoluğa çocuğa tecavüz etmiş haberimiz yok. Biz bakkaldan gofret çaldık diye yirmi senedir vicdan azabı çekerken adamlar koşan atların nalını çalmış haberimiz yok. Ben dört buçuk milyon dolar çalsam, benim babam da karakola gelirdi. Polisleri görevden almaya değil, beni dövmeye gelirdi. Ama gelemez. Çünkü elli yaşında öldü. Kaldırıldığı devlet hastanesinde yeterli teçhizat olmadığı için Bursa’ya sevk edilirken ambulansta öldü. Çünkü o hastaneye teçhizat alınması için kullanılması gereken paraları çaldılar. Onlar babalarının nüfuzuyla çalarken biz babamızı mezara koyduk. İşte cezaevlerinde yatanlar değil bunlardır gerçek hırsızlar! Sadece para pul mevzusu da değil konu. Türkiye’nin ruhunu çaldılar. Ruh hırsızları! Hatıra hırsızları! At hırsızları! Kuş hırsızları! Amına kodumun hırsızları! Üçüncü köprünün adını da Bilal Erdoğan köprüsü koyun…
Devamını Oku

Emrah Serbes - Radikal Gazetesi Röportajı


Behzat Ç., 'mutsuz çoğunluğa', yalan dünyaları değil kendi hayatlarını göreceği bir hikaye verdi. Emrah Serbes'in yarattığı dizi kısa zamanda, öncelikle Ankaralılar için bir fenomene dönüştü. Son bölümde Hrant Dink cinayetinin canlandırıldığı senaryonun beyni Serbes'in söyleyecek çok sözü var.

 Behzat Ç. karakterinin yaratıcısı yazar Emrah Serbes, dizinin romandaki karakterleri muazzam bir yere taşıdığını söylüyor, "çok küfürlü, çok sert" eleştirilerini takmıyor: "Behzat Ç. orta ölçekli bir kahraman herkes onu örnek alır da patronunu takmazsa, vicdanının sesini dinlemeye başlarsa halimiz nice olur diye düşünüyorlar"

Emrah Serbes ilk romanı 'Her Temas İz Bırakır'ı yazdığı zaman,' 'Ankara'da geçen ve kahramanı Behzat Ç. diye bir polis olan bir roman yazılmış, okusana" denilerek kulaktan kulağa bir şöhret edinmişti, Behzat Ç.'yi o günlerden bilenler Star TV'de "Bir Ankara Polisiyesi" tanıtımını görünce küçük bir endişe yaşadılar; "Ya romandaki gibi güzel olmazsa". Behzat Ç. herkesin bu kaygısına şık bir gol atarak, roman kadar dizisiyle de kült bir karakter olma yolunda ilerliyor. Öğrenciliğinde kafasında çok cop eskitmiş yazar Emrah Serbes,' 'Behzat Ç. bu b.ktan hayatın ortasında gururlu bir adam, melankolik çoğunluğa çalınan gururunu hatırlatmak için orada" diyor.

"Polisiyede şehir bir fon olmamalı, bir karakter olmalı" demişsiniz. Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyattaki Ankara'nın özellikleri ne?

Karakter olmalı" demişim de insan gibi özelliklerini sayamam şimdi. Ama 'Son Hafriyattaki Red Kit hikâyesi var mesela, onun parkları bahçeleri kazmasıyla şehirde süren hafriyat çalışmalarını iç içe geçirmeye çalıştım. Romanın hikayesiyle Ankara'nın hikâyesi kesiştiği zaman, Ankara'nın da orada sessiz bir karakter olacağını düşündüm.

 Ankara Üniversitesi Tiyatro BöKimü'nden mezunsunuz. Sizin okurken polisle ilişkiniz ne düzeydeydi?

Öğrenciliği Dil-Tarih'te geçmiş herkes gibi uzak yakın temaslarımız oldu. Söyle bir anımı anlatayım, öğrenci evimizde dandik bir çamaşır makinesi vardı, bir gün sıkmaya geçerken çıldırdı ve bütün evi batırdı. O gün okula gidemedim ortalık battığı için. Okulda da çatışma çıkmış, ortalık karışmış. Arkadaşlardan telefon gelince gittim. Asayiş Şube'den bir amir vardı kapıda duran, "Hayrola geç kaldın, merak ettik" diye sordu. Adam polis, kaç sefer tepiştik, gene böyle şaka yapıyor uzaktan, Ankara'nın bir güzelliği de bu.

 "Kafamda cop eskiten polis vardır" demenize rağmen, Behzat Ç.'yi sevilebilir bir karakter olarak yazmayı nasıl başarıyorsunuz?

Behzat Ç.'yi özellikle sevdirmeye çalışmıyorum, zaaflarına da vurgu yapıyorum, belki bu yüzdendir. Bir de diziyle birlikte Behzat Ç. artık sadece Behzat Ç. değil. Behzat Ç.'yi baştan yaratan büyük bir ekip var arkasında. Muharrem Gülmez'le iki sene önce film projesi olarak başlamıştık bu işe, kısmet dizi olmasıymış. Öncelikle Serdar Akar inandı bu işe, o bu kadar inanıp kafa patlatmasaydı Behzat Ç. olmazdı. Senarist arkadaşım Ercan Mehmet Erdemle uyumlu bir çalışma yürüttük. Erdal Beşikçioglu ve diğer oyuncular da kâğıt üstündeki Behzat Ç.'yi muazzam bir yere taşıdılar. Bir de Ankara'nın ayazında sağa sola koşturan set ekibi var tabii, ben sete gittiğimde soğuktan yarım saat duramıyorum, Kitapta polis-vatandaş ilişkisi müktesebata takılıyor, polisler sürekli "düzgün davranın" uyarısıyla karşılaşıyorlar.

90'lardaki polisle 2010'un polisi arasındaki temel farklar neler sizce?

Bu aslında bir uzman sorusu. Ben polisteki değişimi dışarıdan gördüğüm kadarıyla yorumlayabilirim ancak. 90'h yıllarda müktesebat değişiyordu ama onu uygulayanlar aynı olduğundan bir şey fark etmiyordu.


Öğrenci hareketini bastırmak isteyen bilinçli bir gaddarlık. Çok açık bir mesajı var. AKP,"Sen bana yumurta atarsan ben de senin kafanı kırarım" demek istedi orada öğrencilere.
Bizim dizi kültürümüz,mutsuz çoğunluğa zengin hayatları,onların yalancı ahlakını gösterip avutmak üstüne kurulu. Bunun tam tersi nedir, gaz kuyruğudur,parasızlıktır,gecekondudur,mahvolmuş hayatlardır. Asla sana bakmayacak kadınları sevmektir.

Şimdi boşa nefes alıyoruz "Bu ülkede adalet Osasuna'nın ender gelişen ataklarından biri" müktesebat değişti, onu uygulayanlar da değişti. Ama zihniyet değişmedi.

Dolmabahçe'de yaşananları nasıl yorumluyorsunuz?

Öğrenci hareketini bastırmak isteyen bilinçli bir gaddarlık. Cok açık bir mesajı var. AKP,' 'Sen bana yumurta atarsan ben de senin kafanı kırarım" demek istedi orada öğrencilere. ' Taksim'e çıkarmayız'' denilen 1 Mayıslarda yapılanın aynısı, tepeden emir gelmese bu kadar şiddetli bir müdahale olmazdı.

Ece Temelkuran'ın "ergen erkek edebiyatı" nitelemesini nasıl karşılıyorsunuz?

Behzat Ç.'yi sadece ergen erkek edebiyatıyla nitelemek çok sınırlayıcı bir yaklaşım olur. Zaten Ece Temelkuran da sadece ergen demedi, bizim polislerin erkeklik durumlarına dair ciddi eleştirilerde bulundu. Ece Temelkurani çok severim, sonradan konuştuk, teşekkür ettim, eleştirilerini dikkate aldığımızı söyledim.

Ç. harfinin "Che Guevara'dan alındığı, gerçek bir karakteri gizlediği" efsaneleri var. Sizse "hakkı yenmiş bîr harf ona vurgu yapmak istiyorum" diyorsunuz, Ş.'nin hatırı yok mu?

Ş'nin de hatırı var ama Ç. kadar etkili değil. Efsaneyi yaratan arkadaşlara teşekkür ediyorum, Ç.'nin gerçek anlamını bilen tek kişi olmak güzel bir duygu.

Reyting birincisi olsak yanlış nerede deriz!

Behzat Ç. gerçek hayata yakın olduğu halde yeterince reyting alamazken, küfürsüz, içkisiz olduğu için steril bulunan 'Kurtlar Vadisi' birinci sırada olduğu için eleştiriliyor.

Reytinglere göre dizileri kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Aslında sorun ne reyting sistemi, ne başka bir şey, mevzu daha derin. Televizyon seyretmek insanı aptallaştırıyor. En akıllı adamı bile aptallaştırıyor, uyuşturuyor. Bu durumda bizim yapmamız gereken şey, televizyonun uyuşturucu etkisine zıt bir şeyler yapmak. Türkiye'de mutlu bir azınlık var. Bizim dizi kültürümüz, mutsuz çoğunluğa zengin hayatlan, onların yalana ahlakını gösterip avutmak üstüne kurulu. Bunun tam tersi nedir, gaz kuyruğudur, parasızlıktır, gecekondudur, mahvolmuş hayatlardır. Asla sana bakmayacak kadınları sevmektir. Nefret ettiğin işlerde çalışmaktır. Behzat Ç, bu hktan hayatın ortasında gururlu bir adam, melankolik çoğunluğa çalınan gururunu hatırlatmak için orada. Anti-kahraman değil aslında, orta ölçekli bir kahraman, yapabileceklerinin bir sınırı var, hepimiz gibi. Kötü örnek oluyor demeleri bu yüzden, içki küfür bahane. Herkes Behzat Ç.'yi örnek alır da patronunu müdürünü takmazsa, vicdanının sesini dinlemeye başlarsa halimiz nice olur diye düşünüyorlar. Bunları anlattığımız için varsın reytinglerde birinci olmayalım. Zaten birinci olsak bunu basan olarak görmeyiz, Ercan'la oturur, nerede yanlış yaptık diye düşünürüz.

 Behzat Ç.'nin yeni bir hikayesi olacak mı?

Son Hafriyat'ın filmini yapacağız. Bu ara onun senaryosuyla uğraşıyorum. Roman da olacak ama şimdi değil. Behzat Ç. biraz unutulsun, popüler olmadığı günlerdeki haline dönsün. Hani bir Behzat Ç. vardı, ne oldu ona densin. O zaman.

Neden Yalova'da yaşıyorsunuz?

Sakin bir yer. Bir şey yazacağım dönemlerde Yalova'ya çekiliyorum. Onun dışında tam bir ikametgâhım yok, hayatım, İstanbul-Ankara-Yalova üçgeninde geçiyor. İstanbul ve Ankara'da pek fırsat olmuyor yazmaya. İnsanlara hayır diyemeyen bir mizaam var. "Akşam şuraya gelir misin?" diyorlar, "Hayır" diyorum. Beş dakika sonra arıyorum, "Neredeydi orası?" diyorum.

Cinayet çözülmedikçe boşa nefes alıyoruz!

"Bu ülkede adalet Osasuna'nınender gelişen ataklarından biri" Dört yıl önce bugün, Agos Gazetesi binası önünde Ogün Samast'ın kurşunuyla hayata veda eden Hrant Dink'in suikastı Behzat Ç.'nin pazar günü yayınlanan bölümüne konu oldu. Dizide azınlıklar ve Ermeni meselesiyle ilgili çalışmaları olan tanınmış akademisyen Profesör Barış Öncü, bir banka önünde kimliği belirsiz bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülüyor. Görgü tanıkları, şüpheli şahsın beyaz bir bere taktığını ve cinayeti işledikten sonra taksiye binerek olay yerinden uzaklaştığını ifade ediyor. Behzat Ç. ve ekibi de beyaz 17 yaşındaki zanlıyı yakalıyor. Emrah Serbes'in 'Son Hafriyat' kitabı Hrant Dink'in eşi Rakel Dink'in "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz" sözüyle başlıyor. Serbes, bugün dördüncü ölüm yıldönümünde anılan Hrant Dink'le ilgili düşüncelerini şöyle İfade etti: "Güncel konulara elimizden geldiği kadarıyla değinmeye çalışı yoruz Behzat Ç.'de. Senarist arkadaşım Ercan'la da bir ay öncesinde karar verdik böyle bir bölüm yazmaya. Hrant Dink'in öldürülmesi bu ülkenin en büyük ayıplarından biri. Katillerin ve azmettirenlerin korunması, emniyet ve jandarma içindeki bağlantılara ulaşılama ması, dört senedir hepimizin vicdanını kanatıyor. Hrant Dlnk'i göz göre göre öldürdüler. Valilik biliyor, emniyet biliyor, jandarma biliyor, çoluk çocuk herkes biliyor Hrant'ın öldürüleceğini. Hrant'ın gerçek katilleri yakalanmadıkça kimse Türkiye'ye hukuk devleti diyemez. Demek ki bu ülkede adalet yok. Demek ki bu ülkede adalet Osasuna'nın ender gelişen ataklarından biri. Hepimiz boşa nefes alıyoruz. Bu duygularla böyle bir bölüm çıktı ortaya. Behzat Ç. çocuğa tokat atsın mı atmasın mı diye uzun süre tartıştık. En sonunda attırdık tokadı. Gerçekliğe aykırı oldu biraz, ama olması gerekeni de gösterelim dedik. Madem Behzat Ç. rol model oldu, belki polis içinde de örnek alan biri bulunur.

Devamını Oku