AKİLAH (Azra Sarızeybek Kohen) - Röportaj


1- Kitabın konusuyla başlayalım. Fi'nin temeli ortaya nasıl çıktı, sizi kitabı yazmaya iten şey neydi?
Çaresizlik ve ihtiyaç. Çaresizlikten doğdu Fi. İzlemek zorunda bırakıldığım adaletsizliği engelleyebilmek için o kadar çaresizdim ki nerdeyse savaşa girecektim, ve sonunda savaştığım o iğrenç şeye dönüşüp kesinlikle kaybedecektim, çünkü savaşlar savaşılarak kazanılmıyor, malesef o kadar kolay değil. Ve ihtiyaçla büyüdü Fi, çünkü yazdıkça bir terapi gibi onardım kendimi.

2- Kitapta hikayesine tanık olduğumuz birçok karakter var. Hepsi sizin hayal gücünüzün ürünü müydü yoksa karakterleri yaratırken tanıdığınız insanlardan etkilendiniz mi?
Karakterlerin hiçbiri hayal gücümün ürünü değil, malesef J Çok yakından analiz edebilme imkanı bulduğum kişilerin hikayeleri bunlar. Belki de magazin köşelerinde gördüğünüz kişilerin…

3- Pek çok yazar bazı karakterlere kendilerinden parçalar eklerler, Fi'de sizi yansıtan, sizin özelliklerinizi taşıyan bir karakter var mı?
Var ama bunu söyleyemem. Sonuçta işim gereği herkesin denge için geldiği biriyim ben J
4- Sanırım benim okumaktan en zevk aldığım bölümler Can Manay'ın ve Ada'nın bölümleriydi. Sizin gözünüzde daha yüksekte olan, yazmaktan daha çok hoşlandığınız karakter hangisiydi?
İhtiyaç içinde yazdığım için her bölüm çok ayrı bir zevk verdi diycem ama böyle ortalama cevaplar vermeyi sevmiyorum, tek bir şey söylemem gerekirse, tabii Çi’yi  katmıyorum, bu bölümleri sadece Fi üzerinden konuşursak, Özge’yi yazmak beni çok rahatlattı çünkü sonradan Çi’de neler yapacağını bildiğim için ve Pi’deki finalini, hedefe yaklaşmasını adım adım izlemek bana iyi geldi. Ama gözümde yüksek gördüğüm hiçbir karakter yok, hepsi farklılıklarıyla ayrı ayrı yüksekler.

5- Fi, ortalama bir kitaba göre biraz uzun kalıyor. Kitabı yazmanız ne kadar zamanınızı aldı? Bir yazı takviminiz var mıydı?
4 ay. Hızlı bir terapi oldu J Ama revizesi de 3 ay sürdü. Hergün Haluk’la bir araya gelip bağıra bağıra okuduk Fi’yi. İnsan kendisi için yazınca zamanın sınırlandırmasına izin vermiyor. Zaten yazacaksam hep böyle yazacağım, içimden geldiği gibi, zamansız J

6- Dışarıda biraz teşvik bekleyen bir sürü genç yazar var. Sizin onlar için tavsiyeleriniz neler?
Yazmış olmak için yazmasınlar, dünyada olmasını istedikleri değişimin kendisi olsunlar. Evren, hayat o kadar akıllı ki, siz harekete geçtiğinizde ve vazgeçmeyeceğinizi gösterdiğinizde zaten size desteğini veriyor. İnsanlar birazcık başlayıp sonra mücizeler bekliyorlar, halbuki yaptığınız şeye sadakatinizdir önemli olan. Sadakat fark yaratır. Sadece yazarlar için değil, herkes için tek bir tavsiyem var, koşullarınız ne olursa olsun, mutlaka, düzeltmek istediğiniz bir şey seçin ve hayatınızın her gününde, küçücük bir zaman verebilseniz de, o şeyi düzeltmek için emek verin. Asla vazgeçmeden. Bu gezegene tatil yapmaya gelmedik biz, hakiki insan olabilmek için burdayız, iki ayağınızın üzerinde yüryor ve konuşabiliyor olmanız sizi hakiki insan yapmıyor, hakiki insan öyle kolay kolay olunmuyor, vazgeçmeden kimlik bilinciniz üzerine çok çalışmak gerekiyor.

7- Şimdi biraz kişisel bir soru! Sizin hayatınızda Fi nasıl bir önem taşıyor? Kusursuzluğa önem veren bir kişi misiniz?
Kusursuzluğa verilen önem bireyin paralize olmasıdır. Kusursuzluk arayışına saygı duyarken, kusursuzluğa verilen önemi bir hastalık gibi görürüm ben. Çünkü deneyimi engelleyebilen bir şey kusursuzluk takıntısı. Aslında görünenin değil hissedilenin aslolduğunu ve insan geliştikçe güzellik algısının nasıl zayıfladığını deneyimledim kendi hayatımda. Bir gün Jill Bolte Taylor’ın Ted’deki konuşmasını bilgisayarımdan izlerken şöyle düşündüğümü hatırlıyorum, “Ne muhteşem bir kadın!” kelimeler ağzımdan da çıkmıştı ve yanımdakiler bilgisayarıma bakıp bu mu muhteşem demişlerdi, çünkü Taylor’ın ne anlattığını duymamışlardı. Halbuki ben Taylor’ın yaydığı etkiden o kadar etkilenmiştim ki varlığı muhteşemdi. Beyin analize açıldıkça, kombinasyonları değerlendirdikçe görüntü o kadar da önemli olmuyor. İşte o zaman Fi’yi düşüncede arıyorsun, görüntüde değil.

7- Son olarak, okurlarınıza ne söylemek istersiniz? İleride sizden nasıl eserler beklemeliler?
Okur kelimesini sevmiyorum ben, biliyorum bir kavramın adı bu, ama bence okur değil, anlayan olmalı çünkü anlamıyorsam okusam ne olur. Fark ettiklerimi fark edenlere çok teşekkür ederim. Anlaşılınca varoluyor insan. İnstagramdan herbirini de resmen tanıyorum artık J Beni anladıkları için minnettarım!

Fi, Çi, Pi’den sonra Eden çıkacak. Fark ettiklerimizi paylaşırsak daha iyi bir yaşam için şansımız var, bunun için tüm çabam, gerisi hikaye J

Röportaj : Deniz ÖNOL
Devamını Oku

Murat Gülsoy - HaberTürk Söyleşisi



Romanlarında rüya ile uyanıklık, gerçek ile kurmacayı harmanlayıp okuru aklın dehlizlerinde dolaştıran Murat Gülsoy, “Baba, Oğul ve Kutsal Roman”da bir yazarın başından geçenleri anlatıyor.

Roman kahramanınız bu kez bir yazar. “Tüm iyi edebiyat okurlarıyla kendimi uzaktan akraba hissederim” diyor. Bunun bir gerçekliği de var öyle değil mi?


Edebiyat, insanları birbirine bağlayan en önemli sanat. Bir başkasının ne düşündüğünü, nasıl yaşadığını, deneyimlerini içeriden ve samimiyetle keşfetmemizi sağlar. Bence edebiyat insanlığın yarattığı bir üst dildir. Bu dilde konuşan Cervantes ile Kafka veya Akutagawa ile Tanpınar rahatlıkla anlaşabilirler. Elbette okurları da…

Romanda “projeci yazarlara” yönelik bir eleştiri var. “Her türlü sorun için kitap yazılır. Bir ölçü aşk, iki ölçü toplumsallık, yarım ölçü muhalefet, bolca mistisizm…” Bu biraz da sizin iç sesinizin yansıması diyebilir miyiz? Bu eleştiri ticari edebiyat diye de adlandırılan edebiyat sektörüne… Yüzeysel olmalarının ötesinde son derece ideolojik yansımaları olduğunu düşünüyorum. Bu tür kitapların ucuz ve kolay çözümleri aslında insanların gözlerinin içine baka baka söylenen yalanlardan ibaret. Edebiyatçı politikacılar gibi çözümler sunmaz, sorular sorar, tekinsizlikleri işaret eder. İdeolojik olan net bir dünya sunarken bize,modern sanat netlik ayarımızı bozar. Huzurumuzu kaçırır. Huzur veren şey sadece ideolojidir. Ticari edebiyat da okurlara bu huzuru eğlenceli bir şekilde satmaktan başka bir şey yapmaz.

Yine yeni yazarlara ve kitaplara yönelik bir ironi göze çarpıyor romanda. GDO’lu ürünlere benzetiliyor ve bir örnek olmalarından dem vuruluyor…

Edebiyat bir sektör haline geliyor. Bu yaşanan çağın bir gerçeği. Her geçen yıl basılan kitap sayısı artıyor. Aslında bu mutluluk verici bir gelişme. Artık okur var ve kitap talep ediyor. Ancak aynı hızda yazar çıkmıyor. Biz bu coğrafyada edebiyata, yazara yatırımdeğil baskı yaptık yıllarca. Bakın, bir yazar dünyadaki en önemli edebiyat ödülünü kazanıyor ve kendi ülkesinde korumayla gezmek zorunda kalıyor. Akıl alacak işmi? Özgür düşünce olmadan gerçek sanat olamaz. Böyle bir atmosferde yaşadığımız için ortaya çıkan yazarlar da bizi sarsacak yapıtlar koyamıyorlar ortaya. Daha somut bir örnek vereyim… Örneğin, üniversitenin bulunduğu birmahalleye yaklaşırken çevrede kültüre dair izlerin çoğalmasını beklersiniz: Başka yerlerde bulunmayan kitapları satan kitapçılar, farklımüzikler dinlenen kafeler, küçük tiyatrolar karşınıza çıkacak diye beklersiniz. Gençliğin entelektüel enerjisini farklımecralarda nasıl üretime dönüştürdüğünü görmeyi beklersiniz. Bizim şehrimizdeki üniversitelerin çevreleri ise fotokopicilerle sarılıdır sadece.

Roman kahramanı yazar, “Yazmakta olduğum romandan söz edersem heyecanımı yitireceğime dair çok eski bir inancım var” diyor. Sizin de var mı böyle inançlarınız?

Evet. Yazmayı güdüleyen şeylerden biri insanları şaşırtmaktır. En azından bu bende böyledir. Dolayısıyla yazacağımbir kitaptan söz edip de bunu heyecanla anlattığımzaman karşımdaki kişinin verdiği tepkiler beni tatmin ediyor ve artık yazma heyecanımkalmıyor. Psikolojik bir durum.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Ümran Avcı – haberturk.com (28 Mayıs 2012)
Devamını Oku

Charles Bukowski - Sean Penn Söyleşisi



Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.
Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.
66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on RyeWomen, Hot Water MusicSouth of No NorthPost OfficeThe Tales of Ordinary MadnessWar All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.
Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”
Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.
Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.
Barlar hakkında
Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.
Alkol hakkında
Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.
Sigara hakkında
Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.
Kavga hakkında
Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.
Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.
Kediler hakkında
Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.
Kadınlar ve seks hakkında 
Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.
İlk hakkında
Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.
AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında 
Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)
Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.
Yazmak hakkında 
Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.
Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.
Şiir hakkında
Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.
Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)
Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!
Celine hakkında
Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.
Shakespeare hakkında 
Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.
Severek okudukları hakkında
The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.
Mizah ve ölüm hakkında
Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok
Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…
Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.
İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.
Hiç ata binmedim.
Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.
At yarışları hakkında
Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.
Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.
(Sonra bana dönüp)
CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
SP: Hayır.
CB: Bazıları güzel ama?
SP: Evet.
CB: Birçoğu güzel mi?
SP: Evet.
(Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!
İnsanlar hakkında
İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.
Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.
At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.
At yarışında tanınmak hakkında
Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.
Şöhret hakkında
Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.
Yalnızlık hakkında
Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!
Boş zaman hakkında
Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.
Güzellik hakkında
Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.
Çirkinlik hakkında
Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.
Br zamanlar:
Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.
Basın hakkında
Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.
Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)
Cesaret hakkında
Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.
Korku hakkında
Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)
Şiddet hakkında
Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.
Fiziksel acı hakkında
Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.
Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.
Psikiyatri hakkında
Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.
Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?
İnanç hakkında
İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.
Kinizm hakkında
Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!
Geleneksel ahlak hakkında
Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.
Röportaj vermek hakkında
Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
Çeviren: Neslihan Demirkol

Devamını Oku

Kaybedenler Kulübü - Milliyet Gazetesi Röportajı


* Filminizin yapılacağını ne zaman öğrendiniz?

Kaan Çaydamlı: Aslında film eski hikaye. Mehmet’in (Ada Özdemir) senaryolaştırdığı kitabı Altıkırkbeş Yayınları olarak biz basmıştık. Tükenmişti. Film konusunda da görüşüyorduk ama program devam ettiğinden acele etmiyorduk. Program bittikten sonra yapılır diye bakıyorduk.

* Daha sonra ne oldu?

Kaan Ç.: Daha sonra Mehmet “Devrim Arabaları”nın yönetmen yardımcılığını yaptı. Bizim Tolga’yla (Örnek) tanışmamız öyledir. Film bittikten sonra elinde bir şey var mı deyince Mehmet bu senaryoyu göstermiş. Biz de bir-iki yere göndermiştik daha önce. Yapımcılar çok sofistike buldu.

* Sofistike bulmak ne demek?

Kaan Ç.: Aşk üçgeni yok, üçgen pompası yok. Ağlayarak sevişen kadın yok. Fazla entelektüel buldular herhalde. “Para yatıracak biri olmaz herhalde” dedik. Tolga’yı ben de tanıyordum, çok iyi arkadaş olmuştuk, o okuyunca ilgilendi.

“Nejat ve Yiğit bizimle ilgili bir çalışma yaptı; içtik, takıldık”

* Senaryoya ne ölçüde müdahale ettiniz?

Kaan Ç.: Tolga senaryoyu inceledi ve “Programı merkeze alalım” dedi. Öyle yapıldı, eski senaryoyu da baz alarak yeni bir senaryo yazıldı. Tabii bütün bunlar, üzerinde çok yoğun çalışılarak oldu. Bizimle saatlerce görüşüldü. Saatlerce anlattık.

Mete A.: Tolga “Sizi deşifre edeceğim, her b..unuzu göstereceğim” dedi. Kabul ettik.

Kaan Ç: Dört-beş saatlik konuşmalar yapıldı. Programda yer alan gerçek karakterlerle bizim bulunmadığımız görüşmeler yapıldı. Radyo programları tarandı, hepsi bir araya gelince 1,5 ay içerisinde senaryo ortaya çıktı.

* Oyuncu seçimine müdahale ettiniz mi?

Kaan Ç.: 
Hiç karışmadık. Ama çok kibar adamlar ve bize değer verdikleri için sordular. Ama “Hayır abi” desek de oynayacaktı yani oyuncular. Tartışılacak bir şey de yoktu aslında. Nejat (İşler) çıktı geldi, “Ben oynayacağım” diye.

Mete A.: Nejat zaten, “Kimseye bırakmam, beni oynatmazsanız arıza çıkartırım, seti basarım” demiş.

* Oyuncularla birlikte takıldığınızı, gezip tozduğunuzu biliyorum bir süre...

Kaan Ç.: Bizimle ilgili bir çalışma yaptılar tabii.

Mete A.: Buluşturulduk. Birlikte zaman geçirdik. İçtik, takıldık. Biz kendimizi hiç saklamamıştık, onlara karşı da saklamadık. Her şeyi açık konuştuk, anlattık.

“10 küsur yılı 100 dakikaya çok başarılı şekilde sığdırmışlar”

* Filmi ilk izleyişinizde ne hissettiniz?

Kaan Ç.: Filmde kendi hikayeni izlemek şizofreni gibi bir şey. İlk seferinde hiçbir b.. anlamadım ben zaten. İçine giremedim. 10 küsür yılı 100 dakikaya çok başarılı bir şekilde sığdırdılar ama sen seyrederken oradaki olayın gelişimini tekrar yaşıyorsun. Orada bir ayrılığı görüyorsun ama ben o ayrılığa kadar gelirken geçen süreci bire bir yaşıyorum.

Mete A.: İzleyicinin iki dakikada gördüğü şey benim hayatımda üç yıl sürmüş. Zordu.

* Filmi izlerken kendinizle hesaplaştınız mı? Şunu şöyle yapmasaydım gibi...

Mete A.: Bende hiç yok öyle bir şey.

Kaan Ç.: Bende de...

“Bizimki yeraltı kültürü değil, karşı kültür”

*Nasıl tanıştınız?

Kaan Ç.: Radyoda. 1993 ya da 94’te. Kent FM o zaman Bahariye’deydi. Ben aşağıda oturuyordum. “Gece Fanzini” ve “Kitapsız” diye iki program yapıyordum. Mete yönetiyordu radyoyu. Bir de “Aşırı Doz” diye de bir programı vardı. Bir programımın çıkışında baktım, Mete’nin “arızalar” gelmiş, başı kalabalık. Ben geçerken aralarından bazıları “A sen Kaan mısın?” falan dedi. “Birileri bizi dinliyormuş” dedim. Mete’yle aslında bir “Gümüş Kayakçı” çizgi roman takasıyla ilk iletişimimizi kurduk.

* 90’ları anlatsanıza biraz. O dönemin alternatif ya da yeraltı kültürüyle şimdiki arasında nasıl bir fark var?

Kaan Ç.: O dönem “underground / yeraltı” denen şey, bu dönem mainstream/ana akım. Kıyafetinden, ne bileyim reklamcısına kadar herkes kullanıp satıyor şimdi bunu. Şu an Türkçe’de o zamanki “underground” denen şeyi karşılayacak tek kelime “karşı kültür”. Bugün özellikle reklamcıların yaratıcılıkla ilgili problemlerini çözmek için hep aşağılara bakmaları gibi bunu da başka bir şeye dönüştürdüler. Bir sakıncası yok. Şu an bizim yayınevi (Altıkırkbeş Yayınları) ya da Mete’nin plakçısıyla (Vintage) temsil ettiği şey budur aslında.

* Kadıköy az mı görünüyor filmde?

Mete A.: Valla ne kadar görünmesi lazımdı bilmiyorum ki. Film Kadıköy zaten. Sahilde Koço’nun aşağısı var, Trip var. En güzel sahneler Moda’da. Daha ne olsun?

Kaan Ç.: “Evlenmeye karar vermek için motora atlayıp 16 bin km. gitmem gerekti”

* Evlendin, baba oldun. Nasıl oldu bu geçiş?

Kaan Ç.: Evlenmeye karar vermek için 16 bin kilometre motora bindim. Chicago’dan San Francisco’ya gittim. “Ben şimdi bir 16 bin kilometre yapayım da evlilik düşüneyim” değil tabii. Ama neticede böyle bir dönem oldu. Hayatımda bir kadın var, vazgeçemiyorum hiçbir şekilde. Bu defa filmdekinin tersi oldu aslında. “Hayır gitme” dedim. Ama onu diyebilmek için ben bir gittim.

* Mete’nin böyle bir basıp gitme dönemin olmadı mı?

Mete A.: Gerektiğinde Londra’ya gidip plak alıyorum. Yılda üç-dört defa oluyor zaten.

* Kaan evlenip çocuk yapmayı tercih etti. Sen istemedin mi?

Mete A.: Karşı değilim. İkimiz bu konuda farklı insanlarız. Kaan güçlü bir aile yapısından gelen biri. Benim geçmişimde böyle bir şey yok.

Kaan Ç.: Mete aslında hep uzun süreli ilişkileri olan, evlenmeyle ilgili çekincesi olmayan bir adam. Ama hiç öteye geçmedi. Ben bunu şuna bağlıyorum. Hep fazla genç kadınlarla uzun ilişkiler yaşadı. O kadınların hayatlarının kırılma noktası, ayrılma noktası oldu Mete’de. Çok rahat âşık olan biridir.

* Filmde Mete’nin bu yönü pek yok galiba...

Kaan Ç.: Filmde bu yansımıyor ama aslında benim âşık olduğum dönemde Mete de âşık oldu. Etrafımızdaki herkesi bir anda salladık, sadece onlar vardı. Ama uzun sürmedi.

Mete A.: 1-1,5 buçuk sene...

“Program bittikten sonra radyo ve televizyondan çok teklif geldi, istemedik” 

* Bu röportaj yayınlandığında siz Dinamo FM 103.8’de bir pazar programı yapıyor olacaksınız. Bu yeni bir program mı?

Kaan Ç.: Valla kendimiz için yapacağız. Bir kerelik. Bakalım olur mu olmaz mı... Hafta sonu sabah bir şey yapmak çok istediğimiz ama bir türlü yapamadığımız bir şeydi.

Mete A.: Haftada üç gece program sonrasında pazarları bir türlü erken uyanamadık yani.

* Programı neden bitirmiştiniz?

Mete A.: Bir doygunluğa erişti, bitirdik.

* 2000’lerin başı alternatif kültürün ana akıma sirayet etmeye başladığı yıllar. Tam işin kaymağını yiyecekken gittiniz...

Kaan Ç.: Çok teklif geldi. Sabah programları, akşam programları. Televizyonda da kullanmak istediler. Hepsini reddettik. Sağlam durduk. Biz programı yaparken de birkaç defa bırakmıştık zaten. Çok daralıp “Ben sırt kanseriyim” diye gitmiştim. Radyoya ilaç yağmıştı. Sırt kanseri ne demekse. Bir başka dönem sekiz ay yok olduk. Olympos’ta takıldık. Dört-beş ay görüşmedik. Trip’te karşılaştığımızda birbirimize tekrar sarıldığımızı falan çok iyi hatırlarım. Özlediğimizi.

Mete A.: Bir de tükeniyorsun. Bir şeyler yaşamadan, oturup saatlerce ne anlatacaksın? Şehrin içerisinde hep aynı şeyleri yapıyorsun. Kafadan uyduramazsın hiçbir şey...

* Tekrar yapacak mısınız?

Kaan Ç.: Yok. İnsanların ilgisi olduğunu görüyorum. Ama yapsak da yine “Kaybedenler Külübü” kafasında bir program olmaz. Radyoda bir şey yapmanın şöyle bir ıstırabı var bizim için: İnsanlar arayan ilk kişiye “Sizinle yatmış mıydık?” dememizi bekleyecekler. Ben uzun süredir, arayan birisiyle yatmakla ilgilenmiyorum zaten.


“Tanju Okan çaldık diye kavga çıkıyordu”

* Programda çaldığınız şarkılar da çok beğeniliyordu. Neye göre seçiyordunuz?

Kaan Ç.: Bizim programda kırdığımız şey çok net kategorilerdi. Yabancı müzik çalan radyo. Yerli müzik çalan radyo. Biz bunu kırdık. Çatır çatır Orhan Gencebay çaldık. Ümit Besen çaldık.Müslüm Gürses çaldığımızda bizi Gençler Kıraathanesi’nden Kasımpaşa’dan arıyordu babalar. Ve onlara “Neden Saçların Beyazlanmış Arkadaş” çalıyorduk, bütün kıraathane dinliyordu.

Mete A.: Ümit Besen’in plaklarından bir best of CD yapmıştım programda yeri gelince çalmak kolay olsun elimizin altında dursun diye. CD’si bile yoktu adamın.

* Barlarda da yerli-yabancı ayrımı vardı o zamanlar, değil mi?

Kaan Ç.: Bunun en trajik örneği, Kaybedenler Kulübü olarak ilk Yalnızlar Partisi’ni yaptığımızda Karga’da ortaya çıkmıştı. Karga biliyorsun Kadıköy’ün en saygın, marka olmuş barlarından biridir. Sokağa taştı insanlar. Aynen filmde anlatıldığı gibiydi. Mete bir Tanju Okan koydu, adamlar şalter indirdiler. Az daha kavga çıkıyordu.

* TRT denetimi gibi neredeyse...

Mete A.: Adamlar şalter indirdiler ya... “Biz burada Türkçe aranjman çalmıyoruz” diye.

Kaan Ç.: Filmde Trip’teki partide elektrik kesiliyor ve insanlar şarkıyı söylemeye devam ediyor ya. O sahnenin esası işte Karga’daki bu olaydır. Hiçkimse dışarı çıkmadı ve herkes bağıra bağıra o şarkıyı söyledi orada. Sonra baktılar ki olmayacak, devam ettik.

“Kaybedenler Kulübü” nedir?

1990’larda Kent FM’de Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı’nın yaptığı radyo programı. Çalınan şarkılar, sohbetlerin içeriği, uzun sessizlikler, “Merhaba sayın dinleyici, sizinle yatmış mıydık?” gibi replikleriyle unutulmazlar arasına girdi. Programın adını taşıyan film, şu sıralar vizyonda ve çok ilgi görüyor. Çaydamlı’yı Nejat İşler, Avunduk’u Yiğit Özşener canlandırıyor.

Devamını Oku