"DAHA" Filmi Onur Saylak Hürriyet Röportajı

Yönetmenlik yapmak istediğinizi ne zaman fark ettiniz? 

- Tiyatro okurken ufak bir eğilim vardı. Hocalarım da “Bir şeyler yap” derdi ama ben hep uzak durdum. Sonra ‘Sonbahar’ vesilesiyle -o müthiş film- sinemayla tanıştım. Ve çok sevdim. 34-35 yaşından beri yapsam mı yapmasam mı düşüncesi vardı. 40 yaşına geldiğimde, artık bir cesaret yapmaya karar verdim. “Olmadı, evde oturur, kendim izlerim” dedim.

Ama buna gerek kalmadı. Kısa filminiz ‘Orman’ da, ilk uzun metrajınız ‘Daha’ da çok ilgi gördü... 

- ‘Orman’ festivallerle küçük bir dünya turu attı. ‘Daha’ da 30’a yakın festivalde gösterildi, birçok ödül aldı. Yurtdışında çıkan eleştiriler muazzam. Amerika’da vizyona giriyor. Fransa’da bir internet kanalına satıldı. E ilk film için daha ne olsun?

 Fizik ve kamu yönetimi okuduktan sonra direksiyonu oyunculuğa kırmak kadar radikal bir geçiş değil ama… Yine de endişeleriniz var mıydı oyunculuktan yönetmenliğe geçerken? 

 - Açıkça söyleyeyim; korktum. Bir hayal kuruyorsunuz. Onu gerçekleştirememe korkusu vardı bende de. “Bunu nasıl aştın” dersen… Setten önce her şeyi santim santim hesaplayarak… Bir de ne istediğimi çok iyi biliyordum. Şiddetin nesilden nesile aktarılmasıyla ilgili bir şey yapmak vardı kafamda. Özellikle baba olduktan sonra bu konudaki algılarım daha da açıldı.

 Tek bir cümle için sabahlara kadar konuştuk

 Türkiye’nin önde gelen yapım şirketleriyle çalışmışsınız bu filmde. Gişe rekorları kıracak bir film değil ‘Daha’. Nasıl ikna ettiniz onları? 

 - Film için konuşmaya başlamadan önce, “Merhaba”nın ötesinde bir diyaloğumuz yoktu. Ama o isteği, enerjiyi gördüler sanırım.

 Hakan Günday’la nasıl kesişti yolunuz? 

 - DOT Tiyatrosu’ndan tanışıyorduk. Ben bu yolu yürümek istediğime karar verdiğimde telefon ettim. Hakan’la dünyalarımız benziyor çünkü...

 Nasıl bir dünya sizinki? 

 - Öfkeli. Vasatın yüceltilmesine, aklın, kalbin arkaya itilmesine, koca bir yalan balonu yaratılmasına karşı bir öfkemiz var. Bir şeyler söylemek istiyoruz...

 Yazarlar kitaplarını pek kolay emanet edemezler yönetmenlere. Kaldı ki Hakan Günday çok ciddi hayran kitlesi olan bir yazar. Nasıl ikna ettiniz onu? 

 - Kendimi çok şanslı hissediyorum; bir laneti bozdum: Sonunda Hakan Günday’ın bir romanı beyazperdeyle buluştu. Bugüne kadar pek çok kez kitaplarının filmini yapmak istemişler ama bir türlü gerçeklememiş. “‘Daha’yı çekelim mi” diye de ben gitmedim ona. Birlikte bir kısa film yaptıktan sonra o gelip, ‘Daha’yı yapabilir miyiz sence” dedi. Beraber üretmekten çok keyif aldık karşılıklı olarak.

 Kavga ettiniz mi filmi çekerken? 

 - Çok tartışıyoruz. Tek bir cümle için sabahlara kadar konuştuğumuz oluyor. Ama orta yolu buluyoruz. Zamanla birlikte bir üslup geliştireceğiz. Yapa yapa; dördüncüde, beşincide rengimiz belli olacak. Gerçeği bilseniz, bu filmi sert bulmazdınız

 ‘Daha’, Adana ve Malatya film festivallerinde, İstanbul’da düzenlenen 54’üncü Ulusal Yarışma’da büyük ödülleri aldı. 

 Filmde duyduğun o çığlıklar gerçek 

 Kısa filminizdekine benzer bir konuyu ele alıyor ‘Daha’… Suriyeli mülteciler… Neden ilginizi çekiyor bu konu? 

 - Şu anda Türkiye’de Sadece Suriye’den üç milyonu aşkın göçmen var. Gelecekleri belli değil. Umut peşindeler. Bir de onlara umut satan tacirler var. Bu hangi insanı etkilemez? Bu toplumun en büyük sorunu şu; dünü unutuyoruz. O yüzden herkes istediğini yapabiliyor. Geldiğimiz noktada, filmde Gaza’nın ekrana bakması gibi; bir ekrandan rakamların geçip gitmesini izliyoruz, şu kadarı gelmiş, bu kadarı ölmüş… Oysa her biri ayrı bir hikâye.

 Altın Palmiye alan ‘Kare’, Haneke’nin son filmi ‘Mutlu Son’, geçen yılın önemli filmlerinden ‘Umudun Öteki Yüzü’ göçmen sorunun ele alan filmlerdi. Nasıl buldunuz onları? 

 - Çok iyi filmler. Ama bizimkinin şöyle bir farkı var; bizim filmimiz göçmenlerin entegrasyonu üzerine değil. Biz onları insan tacirlerini anlattık. Bu yüzden de yurtdışı festivallerinde izleyenler çok şaşırdılar. Ve filmi çok sert buldular. Ben de şunu söyledim, “Gerçeği bilseniz, bu filmi sert bulmazdınız”. Biz sahillerimize vurmuş üç yaşında bir bebek gördük. Bundan daha sert bir şey olabilir mi? O yüzden bana göre hiç sert değil bu film. Ben daha sertini yapmak isterdim. Daha sonraki filmlerde oraya doğru gideceğim. Bir de bizim filmde yine diğerlerinden farklı olarak çiğ bir şeyler var; kamera kullanımı, mekânlar… Bunun yarattığı o zımpara etkisini seviyorum. 

Ajitasyondan uzak durdum 

 Filmde oynayanların arasında gerçekten Suriyeli mülteciler var mıydı? 

 - Gördüğünüz Suriyelilerin çoğu mülteci. Sadece aralarında benim birkaç tane okul arkadaşım var. 130’a yakın göçmen vardı filmde. Sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla iletişime geçtik onlarla. Hepsini oyuncu olarak filme dahil ettik. Bu filmin en gerçek anı, göçmenlerin tekneye koştukları andır. O sabah beşe kadar ışığı bekledik. İstediğimiz mavilik oluştuğu anda onlarla beraber koşmaya başladı kamera. O duyduğun çığlıklar gerçek. Sonradan öğrendik ki hiçbiri yüzme bilmiyormuş. O yüzden çocuklar suya girmek istemiyor...

 Bütün bunların vicdani bir yükü var mı? Film için; yüzme bilmeyen insanları o suya sokmak, gerçekten öyle bir yerde kapalı kalmış birini tekrar o karanlığın, havasızlığın içine bırakmak… 

 - Filmde ajitasyondan uzak durdum. Olabildiğince mesafeli bakmaya çalıştım. Çünkü zaten ben onları değil, daha çok onları o botlara koyup gönderenleri biliyorum. Bu sebeple göçmenlerin dünyasına üstten bir bakış getirmemeye çalıştım. O yüzden fondalar... İçlerine girmedim, dışarıdan gözlemledim.

 Nasıl buluyorsunuz Türkiye’nin Suriye politikasını?

 - Türkiye’nin değil, dünyanın bu konuya dair politikasını kötü buluyorum. Bu insanlar herhangi bir pazarlık konusu olacak durumda değiller. Birçoğu mülteci statüsünde de değil Türkiye’de. Hep şunu soruyorum; şu anda çocuk olanlar, gençler 10 yıl sonra “Benim bu hayattaki payım ne” demeyecekler mi? Doğru düzgün eğitim alamıyorlar. Yapılacak çok iş var. AB’nin riyakar tavırlarına çok karşıyım. Belirli sayıda insan alacaklarını açıkladıklar. Ve içlerinden seçerek! Avukat, mühendis, doktor… Bunu bir insan pazarına dönüştürdüler. İnsanlık adına çok acı...

 Doğru oyuncuya doğru rol 

 Şiddetin nesilden nesle aktarılması konusuyla ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Çözebildiniz mi? Nasıl oluyor da çok kötü bir ailede büyüyen çocuk iyi de olabiliyor, anne-babası gibi kötü de… 

- Çözülemeyen bir şey bu. Şiddetin tanımını yapmak da zor. Yalan bile şiddetin bir türü bence. Dönüp dolaşıp iş aileye geliyor ama gazeteden, televizyondan aldığın bir şiddet var. Şiddetin yüceltildiği bir dünyada yaşıyoruz. 40 yaşındayım, ömrümde ne bir fiske attım ne de bir fiske yedim. İnsanın o noktaya nasıl geldiğini, neden beynini değil de kas gücünü kullanmayı seçtiğini hâlâ anlayabilmiş değilim. Günlük yaşamımız şiddetle dolu. Kalabalık şehirlerde yaşıyorsun, ekonomik olarak zorlanıyorsun, özgür değilsin, yarınını bilmiyorsun. Bunları üst üste koyduğun zaman zaten sabah sinirli uyanıyorsun. Çok normal. Peki şiddeti nasıl aşağı çekeceğiz? İletişim kurarak, empati yaparak, birbirimize dokunarak...

 Filmin bir diğer ana damarı da bir baba-oğul mücadelesi. Kişisel tarihinizde benzer bir mücadele var mı? 

 - Yok, benim babam dünya tatlısıdır.

 Siz de bir babasınız artık…İkizler kaç yaşında oldu? 

 - Altı. Sorumluluk gerektirse de nefis bir şey baba olmak…

 Filmde onların anneleri, eski eşiniz Tuba Büyüküstün de oynuyor… 

 - Evet.

 Tuba Hanım, hem Türkiye’de hem de Türkiye’deki yapımları yakından takip eden ülkelerde bir star. Nasıl dahil oldu bu filme? 

 - Filmin kastını oluşturmak çok önemli. Büyük bir denge ve uyum yaratmak gerekiyor. Doğru rol, doğru oyuncuyla buluştuğunda seyir zevki inanılmaz oluyor. Bence ‘Daha’da da oyunculuklar oldukça başarılı...

İkiz çocukları bulunan Tuba Büyüküstün-Onur Saylak çifti, 5 Haziran 2017’de boşanmıştı.

 Yazın denize atlayıp çığlık attığımda hepsi geçecek 

 Yakın zamanda yine Hakan Günday’la birlikte bir de dizi çekeceğinizi okuduk. Nasıl bir proje olacak? 

 - ‘Şahsiyet’in çekimleri yakında başlayacak. puhuTV için hazırlıyoruz. Özel bir hikâye. Haluk Bilginer, Cansu Dere ve Şebnem Bozoklu şimdilik size söyleyebileceğim isimler…

 Kanal D’de yayımlanan ‘Vatanım Sensin’den ayrılacağınız doğru mu peki? 

 - Şu anda çekimlerim devam ediyor.

 ‘Arzu Tramvayı’ oyunu nasıl gidiyor? 

 - Çok iyi gidiyor. Şahane bir kadroyla çok keyifli bir iş yapıyoruz.

 Günlük programınızı merak ediyorum; film, diziler, tiyatro... 

 - Biraz fazla bölündüm, farkındayım. Uyuyacak vakit bulamıyorum. Ama yazın denize atlayıp çığlık attığımda hepsi geçecek.

Kaynak İçin Tıklayın
Devamını Oku

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!



Soma İçin Bir Olduk:  Çocukların yüzündeki gülümseme her şeye değer...
Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.
Soma faciasından en çok etkilenen yerlerden biri de Kırkağaç. Kırkağaç’ta yaşayan 12 yaşındaki Yiğit, okuldaki 12 arkadaşıyla birlikte bir bilim kahramanı ekibi kurdu. Önce yapamayacaklarından korktular. Çalıştılar, çalıştılar, çalıştılar, bilgisayarda yazılım geliştirip, legodan yaptıkları robotlarına yüklediler. Bu bilim yolculuğu, özgüven ve başarı doğru yeni başlangıçları müjdeliyordu.
Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.
Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor

İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.  

Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim. 

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir. 

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını Oku

Ah Muhsin Ünlü - Bir Tatlı Baretta (OT Dergisi)


BİR TATLI BARETTA

Üst üste sigaralar içtim, çok güzel kızlar geçti, biralar...
Paris, günlerden 2 Ramazan, bir Mehmet Efe
Neden hiç durmadan saatlerine bakar bu ihtiyarlar
Aslan neden haramdır, ne diyor Mutezile?

Ezan okunurken teybin kapatılmasına bazen inandım
İnandım bir insanın başka bir insanı doğurmasına...
Sinema çıkışları ah süperleştirmesin seni
Kırılan kalbine kafi bir tatlı Baretta.

Muaviye'yi yaratan Allah'a inandığıma da inandım
Duman oldu gençliğim lakin hazmettim bunu
Katil polis çölü kana buladığında
Azmettim, haktır atın asfalta vurulduğu...

Bazarov inancıyla çektim iskarpinleri kotun altına
Çok paslı filmler çektim dişlerim kamaşmadan
Allah varsa devlet şirktir, duyan safına çekilsin
-Paris bu yaz çok sıcak öf-
Çekilmiyor başbakan...


Devamını Oku

Zargana - Hakan Günday (Kitap Hakkında-İnceleme)


Kimsenin birbirine bakmadığı, yalan, ihanet, şiddet, tecavüz ve acımasızlıkla yoğrulmuş, yalnızca hayallerin göz göze geldiği bir hayattan intikam almanın en iyi yolu yaşamaktır. Anlam aramak boşunadır ve her şeyin "hiç"e dönüşmesi gerekir. Henüz on ikisinde Berlin'de dört kişinin tecavüzüne uğrayan Zargana, bu olaydan sonra kendini insan sınıfından sıyırır. Ne var ki insan olmaktan uzaklaşıp "hiç"e yaklaştıkça kendisine döner; aşık olur. Parçalanmış benliğini onarmak için, başkalarının oynadığı bir "hayat oyunu"nu sahnelemeye koyulur...

Türk edebiyatında şimdiden farklılığını kanıtlamış olan Hakan Günday, Zargana'da bunca karmaşık bir öykünün altından yalın ve duru bir anlatımla kalkıyor. Hayat, varlık, hiçlik, oyun, zeka, kudret ve acizlik arasında gidip gelen bir metin.

Devamını Oku

Azil - Hakan Günday (Kitap Hakkında-İnceleme)


Teknoloji, insanların davranışını, ahlakını, sosyoekonomik ilişkilerini, asla geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyor. 
Söz konusu değişim, insanlığın amacından sapmasına ve doğadışı, adsız bir türün yeşermesine neden oluyor.
İnsanlığın bin çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğneniyor.
Ve on yıldır da internet tarafından yutuluyor. 

Bireyin yalnızlığı, toplum dışına çıkmasıyla sonuçlanıyor.
Toplum dışına itilen (ya da bunu kendi tercih eden) birey, kendi doğrularını yaratıp onlarla yaşamaya başlıyor.
Zamanla toplum ile birey arasında genişleyen ahlak farkı, ikisinin de hastalanmasının temel nedeni oluveriyor.

Hakan Günday "Azil"de içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen eleştirisini, modern insanın “hiç”leşme sorunsalını, gerçek, hayal, kâbus arasındaki geçişler ile zaman ve mekân geçişlerini, yer yer sertleşen ifadelerle öyle ustalıkla aktarıyor ki, okuyucuyu adeta tokatlıyor.

Yazdıklarıyla uçları zorlayan genç yazar Hakan Günday her ne kadar yeraltı edebiyatı yapmadığını söylese de, insanı rahatsız ve tedirgin edici, hem sisteme karşı olan hem de sistemle iç içe geçen karakterlerine ustalıkla can veriyor.
Günday, ana karakteri Asil’in psişik özelliğine ve dünya algısına uygun bir dili de büyük bir beceriyle kullanıyor.
Roman boyunca çok sayıda felsefi tanımlama ve tespit, ana karakterin üslubuyla sıralanıyor.

Devamını Oku